Biraz Shakespeare’den Bahset!
Karşınıza çıkan bir yazının başlığında, “etik” kelimesi geçiyor diye, hemen heyecanla okumaya başlıyoruz değil mi? Ben de öyle yaptım ve geçenlerde karşıma çıkan yazıyı, bir solukta okudum. Etiği, ekonominin karşıtı ya da ayak bağı, uluslararası politikanın gözündeki bir perde ya da uyuşturucu gibi görmek, ancak bu kadar iştahla anlatılabilirdi. İşin aslında bakarsanız, insan aslında hiç değişmedi, aykırı olanları içine cin girmiş diye idam etmiş, onu iyileştirenleri de cadı ilan etmiş. Dünya, etiği kurallara dönüştürmede hiçbir zaman geri gitmedi. Kanunlar temelini hep etikten aldı. Kanunlar etikle çelişmeye başladığında da beraberinde yeni bir tartışmayı gündeme getirdi. Bunu isteyen, kavrayan, anlamak için kaynaklara ulaşabilen insan sayısı da, dünyanın hiçbir döneminde bu kadar etkin ve çoğunlukta olmadı. Bu düşünceme katılmıyorsanız, beni doğruluyorsunuz demektir. Etiğe övgü yapıp, çareyi ekonomik savaşlarda alınacak konuma göre ayarlamak da çok ortada bir söylem. “Seni severim ama bu kavgada yerin yok!” diyerek, arabadan indirilen bir delikanlı sanki. Okuduğum köşe yazısında, farklı sözcüklerle de olsa, “Etiğe takılıp da hayatın gerçeğini kaçırmamak” derken, neredeyse “zenginlerin etikle işi olmaz” diye gerçeği yüzümüze vurmuş. Aslına bakarsanız, hep örnekler verdiğimiz antik çağ felsefesinde de, o günün koşullarında köleliğin normalliğini bir durum olarak alıp, söylemini bunun üzerine kuran felsefeciler mevcuttu.
Bu nedenle erdem etiği, dünya geleceği açısından tartışılması gereken, önemli bir konu. Etiği bu kadar kenara koymak, güç çatışmalarının aradığı kültürü yeşertiyor. Hem de en ihtiyaç duyulan zamanda. Ekonominin dopamini hatta kaba tabirle şehvetinin, etik yoksunu bir yöneticinin elinde nerelere vardığını görüyoruz. Savaşlar, acil durumda önce çocukları ve kadınları öldürüyor. Dünya, insanlığı parayla terbiye eden meşhur küresel güçler tarafından akıl stoklarını tüketiyor. Erdemler penceresinden baktığımızda, iyiliği kimin yaptığını da görmek lazım değil mi sizce?
Etiğe Övgü
Akılalmaz bir değişimin içindeyiz, ama hiç olmadığı kadar da değil, hep olduğu gibi. İklimler değişti, göçler oldu, din üstüne yeni dinler geldi ve şimdi de yeni din şekilleri doğuyor. Takvim bile din kültürüne bağlı olduğu için, zamanı çok gözümüzde büyütüyoruz sanki. Üçüncü bin yıl diyoruz ve düşünsenize daha üçüncüsünün bütününe 974 yıl var. Oysaki kaç yüz bin artı 2026? Modern insanı dövme ayinlerine neresinden başlayacağız? “Sanayi devri insanını dövmek, yeşil bir dünya için sevap kazandırır mı? diye düşünmeden de edemiyorum.
Geçen yıl sonbaharda, Fas’a gittik. 350 bin yıl öncesine tarihlendiği belirtilen, modern insan iskeletleri oradaydı. Tuareglerin Tifinagh alfabesi ve Tamazight dili hala kullanılıyor ve gerekmedikçe iyi bildikleri sömürge dillerini kullanmıyorlardı. Ankara’nın ya da daha beteri New York’un göbeğindeki insanlardan daha mı az medeniydiler? Ya da tam tersi, davranışlar arasında bir fark var mıydı? Düşünsenize, sekiz kişilik masaya Tajinler içinde 15-20 kişiyi doyuracak yemek geliyordu. Eldivenli şık garsonlar, sizin ortadaki yemeğe dokunmanıza izin vermiyorlardı. Kendileri servis yapıyor, sonra üzerini kapatıp içeri götürüyorlardı. Yiyecek yerimiz kalmadı derken, bir o kadar daha yemek geliyordu masaya. Tadımlık bir lokmadan sonra, olduğu gibi geri götürülüyordu. Kendi sorularımız dilden dile yayılıyordu. “Yazık, keşke sokak hayvanlarına verseler” cümlesi oldukça yaygındı.
Tanrı’nın Eli
Belki, bizim de kabullenmediğimiz ama tüm dünyanın temel sorunu olan gelir adaletini sessiz bir uzlaşıyla kendi içerinde çözüyorlardı. Daha üçüncü gün, o zengin masalardan doymadan kalkıyorduk bir çoğumuz. Çünkü Kralın yazlık sarayında yediğimiz yemekler, dakikalar içinde sofranın görünmeyen kısmındaki insanları doyuruyordu. Kendi türüne değer vermeyen insan, başka türlere de aynı şekilde davranıyor. Kendi ülkemizde, önümüze serpileni gastronomi sayarken, başka bir diyarda sunulan kocaman servislerin, az önce bahsettiğim uzlaşıyla aynı kefeye konulmasına da itiraz ederdim. Öyle ya, biri şatafat, diğeri uzlaşıydı.
Belki etiği aciz gösterirken, çareyi yerlere attığı ekonomide ve dünyanın hızında arayan düşünce, masanın görünmeyen tarafındaki insanları da görmeli artık. Ama şu ucuz söylemden de uzaklaşmalı: “Evladım! Yemeğini bitir, ziyan etme! Afrikadaki çocuklar açken sen israf etme!” ya da “Ben asla tabağıma fazla yemek koymam ve mutlaka bitiririm. Afrika’daki çocukların vebali var, içim rahat uyuyamam!”. Sanırım biz tabağımızdakini bitirdiğimizde bir aç çocuk bonus kazanıyor ve yemek alıyor! Sömürgecilikten kalan bir olgu. Aç yoksa, sen tanrının eli olamazsın! Sürdürülebilirlik inanışında, işte böyle kolay tanrı olunabiliyor.
Her şeye yeniden yeniden başlamak
Kiss me Kate müzikalinin, sürdürülebilirlik konferanslarını akla getiren unutulmaz bir şarkısı vardır. “Brush up Your Shakespeare!”.
“Şimdiki kızlar, Klasik şiire yöneliyorlar,
Bu yüzden kalplerini kazanmak için
Aeschylus ve Euripides’ten alıntılar yapmak gerekiyor.
Ama hepsinin şairi, onları adeta büyüleyecek olan
İnsanların Stratford-on-Avon’un ozanı dediği şair.
Shakespeare bilginizi tazeleyin, Hemen alıntı yapmaya başlayın.
Shakespeare bilginizi tazeleyin. Böylece, kadınları büyüleyeceksiniz.“
Cümlelerinin içine etik ekle, duyarlı görün, üç harfli dört harfli kısaltmalarla havalı bir ekonomi yazısı daha patlat! Böylece, ekonomi devlerini ve eko-anksiyete havuzundaki kitleleri büyüleyeceksiniz.
Bir bakarsınız, “Play it Sam” adlı yeni bir yazı da yazmışım yakında. Ne de olsa, savaştan bahsetmek bu mekânda yasak ama bu dansa bütün dünya davet ediliyor.
Ankara, 31 Mart 2026, Ortadoğu’da bitmeyen savaşların uğultusu altında.
Dr. Murat Yıldız
YAYIN TARİHİ NOTU:
6 Ağustos 2026, Gertrude Caroline Ederle’nin bir kadın yüzücü olarak, Manş Denizi’ni yüzerek geçen ve erkek yüzücü rekorunu birkaç saat farkla kırmasının tam 100. Yılı. Trudy, rekor kırmaktan öte bir koca denizi tüm kadın yüzücüler için küçük bir havuza dönüştürmüştü. Onların ufuklarını ve başarmaya olan güvenlerini, tarihte kim bilir kaç yıl daha yakınlaştırmıştı.
Fas’tan bahsetmişken, dipnota bir konuyu daha eklemek istedim. Bu yüz yıllık hikâyenin yıldönümünde, başka bir denizdeyiz. Bir sosyal medya akımıyla kendilerini Akdeniz’in sularında bulan binlerce Faslı, Sebte’ye (Ceuta) yüzerek, “temsilî” İspanya’ya ulaştılar. İtalya buna bozuldu, AB Sanchez’e kırıldı derken, Schengen’den uzak, ölüme yakın bu noktada çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın, erkek, onbinlerce kişi, aralarından 72’sini denizde yitirerek, geriye yüzdü. Tarihin en hızlı yola çıkışlarından ve geri yüzüşlerinden biriydi belki de.
Ne Truva Atındaydılar, ne de koyda gizlenen Akhilleus’un gemilerinde. Kayıkçı gelip gözlerine birer Euro bıraktı mı bilemem ama, sandalların tahtalarından mürettep tabutların ateşi, Fas kıyılarında yanmaya başladı çoktan. Belki birileri bir daha asla çalınmaması gereken şarkıyı mırıldanmaya başlamıştır. “Hey Sam! Why are you still playing this song?”
*Arkadaşım Mehmet Fersun Toprak’ın, Sürdürülebilirlik ve onun popülist dili üzerine konuşup dertleşirken verdiği, “Brush up Your Shakespeare” örneği, “etik”kelimesinin başına gelenleri anlatmada yolumu aydınlattı.