Zorunlu Uygarlık
Aramızda “Dünya’nın en uygar çağı hangisiydi?” sorusuna, “- Eskiden her şey çok daha güzeldi!” diye nefes almadan cevap verecek kaç kişi var? Ya da “Dünyanın altın çağında doğa, insan, sanat, savaşlar, sinema, nehirler, atmosfer, işçilerin dertleri, hayvan gönenci, ya da çocukluğunuzdaki dondurmalar üzerine hiç düşündünüz mü? Kendinizi, yaşadığımız karanın göçmeni sayıp, yaşamadığınız bir zamana, hiç görmediğiniz bir ülkeye ve hatta solumadığınız bir atmosfere ait hissetmekteyken, üzerine gölgenizi düşürdüğümüz toprakla ne kadar bağ kurabildiniz? Önce kendi çevremle başlamalı dünyayla olan hesabımız derken, attığımız adımların altında ezilmeye başladığımızı hissettik mi? Sesimi duyurmalıyım dediğimiz ortamların, kapalı bir kutunun içine atılmış tahtadan harflerin, her çalkantıdaki tıkırtılarından başka bir şey olmadığını görebildiniz mi? Şimdi sizi, dünyanın ezber kapısından dışarıda başka bir gerçekle, aposteriori deniziyle buluşmaya davet ediyorum.
İçimde, topluma, doğaya, uygarlığa dair taşıp duran cümlelerin, bir türlü gidecek yer bulamadığı günlerdeyken, misafirlerimle Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne gittik. Hepimiz sergilenen objelerin arasında bağımsız bireysel yolculuklarımıza çıktık. Kendi dünyamızda yankılanan izlerinin yaratacağı etkiyi bozmamak için, gördüğümüz nesneleri ve hikâyelerini uzun uzadıya birbirimize anlatma telaşına kapılmadan, camekânların arasında kaybolduk. Çocukluğumuzun teknolojisiyle ve o zamanlar hiç olmayan şeylere bugün nasıl bağlı ve bağımlı olduğumuzu düşünmeyi bırakın, daha ilk adımda, Paleolitik çağın el becerisine hayranlıkla on binlerce yıllık bir yolculuktaydık. Balta uçları, dilgiler vesaire derken, oyuncaklara, mühürlere, kilden evraklara, takılara, çalparalara kadar uzanan günlük hayatın araçlarına ulaşıyorduk. Hepsi birer sanat eseriydi.
Daha önce her birini defalarca görmüş olmama rağmen, bazı eserlerin başında yine dakikalar geçirdim. Müzik yolculuğumda melodiler yazmaya çalıştığım bir hikâyenin sonunda bu sefer, Luvice “hayat” anlamına gelen “huitwalahit” kelimesinin hiyeroglifini aradım. Bildiğim kelimeler arasında büyük kral da çıktı karşıma. İşlemeli biniş takımlarının önünden geçince, içinde yaşadığım yılların telaşı, çılgınlıkları, mutsuzlukları, yorgunlukları arasında, tek bir kemik parçasını özel bir nesneye, yarı değerli bir taşı ise günlük hayatın ihtiyaç malzemesine dönüştüren bir ustayla yer değiştirmek istedim.
O zamanın içerisinde, bunu yapan ustanın hayal ettiğim gibi bir arınmaya erişip erişemediği konusunu o anlık uzaklaşmamın içine katmaktan kaçındım. Düşünsenize, bir demiri eritip, kralın atı için harika bir nal yapıyorsunuz. Beğeniliyor ve kullanılıyor. O ata binmek zorunda değilsiniz, dağlar ovalar aşmak zorunda değilsiniz. Hatta ülkeler fethetmek, ordunuzun önünde savaşmak zorunda da olmuyorsunuz. Nal kırılıp, at sendeleyip, kral düşüp bir yerini kırmadığı sürece sizden hesabını soran da olmuyor.
Bir de üzenginin üzerindeki, işli altın parçayı düşünün. Taş ayrı, altın ayrı yolculuk başlı başına. İçinde kayboluyorsunuz zamanın. Her doğru dokunuş yeni bir haz, yeni bir dağın zirvesine ulaşmanın adımı oluyor sanki. Zanaatkâr olarak ellerinizle işlediğiniz kusursuz parçayı teslim ettiğinizde, atın üzerindekini daha da görkemli ve güçlü gösteren eserinizle övünebilirsiniz. Onu görebilecek yerde ve zamanda bulunabilirseniz tabii. Bir yanı da hikâyenizin, o kralın gelip geçtiği, ya da yakıp yıktığı toprakların hesabını vermek zorunda olmamanızdır.
Sonbahar’da Vals
“Bu akış açısı hangi zamanda farklı ki?” diye içimden geçirirken, sokaktaki seslerden biri beni bir süre de olsa kalmak istediğim günlük hayatımın sosyal karmaşasından arınmış o izole, o trafiğe kapalı test alanından çekip aldı. Kaldırımda bana doğru yürüyen iki adam vardı. Kurumsal üniformalarıyla ve o en klasik çalı süpürgesiyle, çalıştıkları koca binanın önüne biriken, Ankara’daki sonbahar yapraklarını süpürüyorlardı.
Yapraklar, rüzgârda bir sağa bir sola, hatta tüm yönlere uçuşurken, her hareketi bir çaresizlikle kesilen ama bir dans figürü kadar da uyumluydu. Bense bu dansın içinden nasıl bir adımla geçeceğimi planlıyordum. Çaresizliğin ritmi içerisinde bir tanesi birden bir durdu ve: “-Böyle olmaz!” dedi. Aralarından geçecek boşluğu buldum, o itiraz sahnesinin ortasında bir yerde.
Shostakovich’in 2. Valsine uygun bir ritimle aralarından geçtiğim adamların bu uyanışıyla, yolda gelirken metroda okuduğum kitaba geri döndüm. Émile Durkheim’in toplumsal kurallara uymanın bireysel kişiliğe nasıl bir etkisi olduğunu tartıştığı satırlar karşımda sahneleniyordu.
Belki de, Prag’da ya da Viyana’da bir sonbahar resim asılı odasından, bu kente sonbaharın sunduğu en güzel desen olan yaprakları toplama talimatı veren amir de görevini yapmanın tatminini yaşıyordu. Diğer yandan hayalindeki sokağı penceresinden görünür hale getirmeyi eyleme dönüştürerek, yasak ve suç olmasa da görev tanımını anlamsız kılmanın sorumluluğundan uzaklaşmıştı.
Dünyanın büyük ekonomisi, üzengideki işçiliğin ya da sokaktaki dans eden yaprakların hesabını sormasa da, son elli yıldır somut cümleler kurarak o üzengiye dokunan zanaatkârın günlük hayatına yansıyan en alt kümedeki uygarlık izlerini sorgulamaya başladı. Konu yine büyük rekabete dairdi tabii.
Bir açıdan bakınca yine samimiyetsiz gibi görünse de, yaşadıkça ve yaptıkça alışkanlığa ve erdeme dönüşebilecek bir eylem olarak umut bağlanabilir. Küresel debelenmelerin içinde ortalık toz duman olurken, erdem etiğine bir yolculuk çıkar belki diye kendimi savunurken, bir suç işlemiş de olmam sanırım. İyi şeylerin tekrarı alışkanlık yapar diye düşünmenin kime zararı var değil mi?
Unutmadan minik hikâyenin sonunu da yazıyorum. Bir süre yürüdükten sonra durup geriye baktım. Ellerinde Tolstoy’un romanlarındaki sokakların dahi süpürüldüğü o klasik süpürgelerle dans eden adamlar da rüzgârın ve yaprakların romantik bir gününün hesabını esas duruşta vermektense, kahkahalarıyla o anın keyfini çıkarıyorlardı. Amirin penceresi sokağı görüyor muydu bilemiyorum ama o da kimseye arkasındaki tablonun hesabını sormuyordu. Sanat, dansıyla ve neşesiyle özgürce sokaktaydı.
Bilim ve Sanatın Buluştuğu Toplumla Arasındaki Kimya
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve bir geometri kitabının yazarı da olan Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” derken, bu iyilik öğretisini kurduğu cumhuriyetin yapı taşlarının en önemlilerinden birine vurgu yapmıştır. Evrensel bir dil olan sanat, elbette en özgür iletişim yöntemlerinden biridir. Aynı zamanda ona insanla iletişim kurma ve ona bir şeyler anlatma görevi vermek de sanatın öz kimliği üzerinde nasıl bir etki yaratıyor sorusu, karşımıza her zaman çıkacaktır. Çevre etiği kavramı da, benzer tartışmaların veya sınıflandırmaların önemli bir alanıdır. “Değer, Norm ve Çevre Etiği” adlı makalesinde Mahmut Özer’in, J. Baird Callicott’un tanımladığı özsel değer çerçevesine dair tespitlerini okuduktan sonra, bilimin ve sanatın nesnel değerleri ile toplum arasında bir tartışmayı bu yazıya taşımak istedim.
Az önce bahsettiğim makalede, Callicott’un çevre etiğini uygulamalı etik bir alan olmaktansa, onun nesnel değerine yani bir fayda gözetmeksizin kendi var oluşuna dayalı bir değer taşıdığına atıfta bulunulmaktadır. Yani onun varlığının değerini ifade eden özsel değerle, kendi dışındakilerle bağını ve etkisini ifade eden nesnel değerini birbirlerinden ayrıştırmaktadır. Uygulamalı etik çerçevesinin dışına taşıyarak tartıştığı çevre etiğini, insana olan faydasıyla değil, varoluşundan itibaren taşıdığı, faydalarına dayalı gerekçeler içermeyen değeriyle tanımlamayı, tercih etmiştir. Buradan yola çıkarak, şöyle bir soru sorulabilir: “Bilimin böyle bir değer ayrımına veya kendine ait bir çerçeveye kapatılması düşünülebilir mi?”
Çok keskin bir biçimde başka bir soruyla konuyu buradan açmak gerekirse, o soru da şöyle olacaktır: “Bilimin insana, onun yaşadığı canlı cansız çevreye faydalar üretme amacından bağımsız, kendi içerisinde nesnel değeri var mıdır?
Temel bilimlerin, uygulamalı bilimlere dayanak olması ve kendi içerisinde dar çerçevede bir nesnel değeri olabileceği savı tartışılabilir. Ancak kendi çerçevesinin hemen dışındaki alana etkisi konuşulmaya başlandığında, bilim felsefesi doğrultusunda bir araçsal niteliğe ulaştığını da kolayca ifade edebiliriz. Temel bilimlerin gelişimini ve evrimini düşündüğümüzde, doğada var olan bir elementin ya da canlı türlerin ileride hangi faydaları sunacağına bakmaksızın, odağına tanımayı ve ilişkileri anlamlandırmayı oturtan yapısı, dar çerçevedeki özsel değerin hedefte nesnel bir değer ile ikamesini sağlamaktadır. Kısacası, doğadaki varlıkları ve olayları tanımak, bir gün doğa ve insanın etkileşiminde her iki tarafa da yarayacak bilgiler üretebilir.
Bir bilimsel çalışmayı apriorik temellere, daha açık bir deyişle öncül ve deneyimlenmemiş, başka bir tabirle tercübesiz fikirlere dayandırıp, sonra onu yaşanılır ve deneyimlenir hale getirdiğimizde, o da kendi aposteriori haliyle, yani yaşanarak tecrübe edilmiş kimliğiyle hayatın içine dâhil olacaktır. Her canlı ve cansızın yeryüzündeki varlığıyla sahip olduğu değer, bir gün sağladığı fayda ile erişeceği değere de dayanak oluşturacaktır.
Sanat eserinin kendisi ve sanatçı arasındaki ilişki de böyle bir tartışmayla anlatılabilir. Sanatçının kendi eserinde hedeflediği estetiğe ve tekniğe erişmesi, sanat eserini de birey üzerinden nesnel bir değere ulaştırır. O birey, sanatçının kendisidir. Sanatçının değeri, zaman içerisinde her aşamaya verdiği emek, ona kattığı her birikimin şeklidir. Örneğin bir ressamın fırça dokunuşlarını geliştirmek için gösterdiği sabır ve buna ayırdığı zaman, sonuçları ürüne dönüşmeden önce dışa dönük bir etkileşim içermemektedir. Bu da aslında sanatçının erdemidir. Topluma sanatla buluşma hazzını sunan eserine, bu erdemi yansıtarak kendi kimliğini bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu yönüyle de düşünüldüğünde, eser vücuda geldiği andan itibaren özsel değerini dışa vurmakta yani hazzı sahibine teslim etmektedir.
Amacı sanat olmayan antik mimari
Antik çağın güç ve yönetim aracı sayılan estetik, vücuda geldiği çağın metropollerinin mimari kimliğini oluşturmuştur. Tanrısal kusursuzluğa ithaf olunan her detay, gücün o dönemdeki yarı tanrı kimliğiyle bütünleşmiştir. Bu güç ve estetik üzerinden sürdürülen aidiyet, belki bir anlamda sanatın etkileyici estetiğinin yönetimlerin retoriğini oluşturmasında ana elementi olmuştur. Tanrısallık, onu elleriyle yapan işçinin değil, ona sahip olanın gücün hanesine yazılmıştır. Estetik ve belki de kütlenin varlığı ile sürdürülen bu gelenek, modern çağın da elinden bırakamadığı bir düstur olmaya devam etmiştir.
Antik çağdan nesnelerin faydaya ve amaca bağlı değerleri de günümüzün sanat anlayışının oluşmasına hazır bir zemin yaratmıştır. Burada, sanatçının amacının salt sanatın derinliklerine ulaşmak mı yoksa üretebildiği estetiğin kendi toplumsal ve bireysel varoluşunu sağlamak mı olduğu da akla gelebilir. Ne var ki konuya böyle bir pencere de açarak “sanat, sanatçı ve toplum ilişkisi” bahsine girmek amacında değilim. Ancak, bu ilişkiyi akılda tutarak, konuyu çevre etiği üzerinden de tartışmak isterim.
Sanat ve arkeoloji, geçmişte üst sınıfın güç ve itibar sembolü olarak karşımıza çıkarken, sosyal yapı değiştikçe, kapısı açık tüm insanlara kolayca ulaşır hale geldi. Dünyadaki yönetim şekillerinin, zamanla statü katmanlarını ortadan kaldırma içgüdüsü taşıması, tüm tarihi gözler önüne serdi.
Kibele de eski bir Frig Kenti olan Ayzanoy’da a priori Zeus’un aposteriori hali olarak karşımıza çıkıyor. Meter Steunene gibi bir özel isimle anıldığı bu şehirde, kendi evrimini Aba Sultan ile yaşayan bu kült, her toplumun kendi kültürel dokularında olduğu gibi, Ayzanoy’da da kendi kimliğini oluşturuyor. Çağ ve toplum gözetmeksizin kadının, günlük hayatın her alanında çalıştığı ve ürettiği üzerine bir varsayım kurulursa, doğuran ve besleyen kült öğelerin de hayatın içerisindeki gerçeklerden türediğini dile getirmek çok da aykırı olmayacaktır. Gözle görülmeyenleri kişiselleştirmek, bir nevi iletişim kurmanın ya da hayatı anlamlandırmanın yöntemi olmuştur.
Anadolu’da toplumla bütünleşen bilimsel ve kültürel çalışmaların önündeki en büyük engellerden biri, taşıdıkları kadim izler olmuştur her zaman. Yaşadıkları coğrafyanın doğal ve kültürel öğelerinin, kendilerini hayat boyu sırtında taşımaya ve onları yaşatmaya adandığı düşünülmüştür. Bir anlamda metalaştırılan bu geçmişe, bir de görev yüklenmiştir: “Yaşanan Çağa Hizmet!”. Olumsuz bir nitelik gibi görünse de, bir yandan da yaşanılan coğrafyanın sahip olduğu kültürel ve doğal mirasın, kendi içinde barındırdığı öz değerini keşfetmenin ve ona hakkını vermenin de belirtisidir. Diğer yandan bu gidişat, eskinin yapıtaşını şimdinin kültürel mirası sınıfına sokarken, riskli bir şekilde, bu kimliğe dayalı bir ticarileşmenin de etkisindedir aslında.
Meta-Morfoz
İç içe yaşadıkları peyzaj ve içerdiği kültürel varlıklar, son yüzyılda sanat eseri kimliğiyle yeniden karşılarına çıkınca, kendilerine kolayca yeni bir teorik meta, yani yeni nesil apriori geliştirdiler. Bu da neredeyse son yüz yılda yeni nesil bir ataleti doğurdu: “Gel, gör ve kazandır!”.
Toplumun ve kuruluşların bir arada tartıştığı konuların, kaynak değeri tanımı etrafında kümelenmesi, çoğu zaman insanı bu denklemin dışında tutmaktadır. Fenomen olarak gösterilen öğelere dayalı bu ezber, insanın zamanda geçirdiği evrelerin üzerini örtmesine ve ölçümlenemeyen asıl varlığın ötelenmesine yol açmaktadır. İnsan, var olan nesneler arasında görünmekten uzak bir kavram olarak, antik bir tragedyanın figüranlarına dönüşürken, sahneden ve konudan da giderek uzaklaşmaktadır.
Davranışın aktarımı, kültür öğeleri eliyle gerçekleşirken, üretilen her şey de bu aktarımın bir ispatı oluyor. Tıpkı şimdilerde güven kavramının kurumsal yaşamda yerini bulduğu Dijital Ürün Pasaportu gibi. Gözler önüne serilen her nesnenin, izlediği bir yol, beslendiği bir kaynak oluyor. Bu da elimizde kocaman bir veri tabanının var olmasını sağlıyor. Bu veri tabanında ne kadar insana dair şeyler varsa, doğayla ne kadar uyum içeriyorsa ve etiğin temel yapı taşlarıyla ayakta duruyorsa, nesne de o kadar değerli hale geliyor.
Aposteriori Düzlemi: Anturia Çevre Etiği Okulu
İlk açıldığı günden beri aprioriler ile tanımlanmaya, kavranmaya ve hatta kimi zaman çatışılmaya çalışılan bu kapının içerisinde aslında bambaşka bir dünyaya ulaşılıyor. Kibele’nin yurdu denilen Anadolu’nun bu özel şehrinde insanlar, artık Toprak Ana’nın aslında kendi emekleri olduğunun farkındalar. Çünkü onları hiç tanımayan, birkaç anket sorusuyla onlara yeni bir dünya sunduğunu düşünen apriorik uzmanların, kendilerine biçtikleri elbisenin giyilebilir olmadığını çoktan görmüşlerdi ama ellerinde tuttukları kartlar da çoktan rüzgâra kapılıp dağılmıştı.
Akademik ve kamusal kültürün kırsala dokuduğu ve biçtiği tek tonlu kimliğin teorik çıkarımlarına, deneyimleriyle ve yerinde yaşatarak eklektik bir söylem geliştirmeye çalışan Anturia çatısı altında, tam anlamıyla aposteriori bir yaşantı karşımıza çıkıyor. Kabul görmüş tüm bilgiler ve gerçekler yeniden bir süzgeçten geçiriliyor, aralarında yeni bağlar kurulmaya çalışılıyor. Doğal ve kültürel mirasın, faydadan bağımsız değerini metalaştırmaktan öteye geçen, tamamen ticarileştirmekten kaçınan, asıl metanın insan emeği ve katma değeri olduğunu öne süren bir yaklaşım bu. Belki de 1700 yıl açık kalmış bir pazarın kenarında, “ne olduğunuzun değil, neye sahne olduğunun önemi var!” söylemiyle, eskinin deseniyle yeni bir hayat deneyimi sunuyor. Mekândan ve yöreden bağımsız bir program olan ekolün, Kütahya Çavdarhisar’daki sabit yerleşkesindeki adının Arkeoloji ve Sosyal Çevre Etiği olması da bu eklektik kurguyu gözler önüne seriyor.
İnsan ve doğa arasındaki etik ilişkiyi anlamlandırmaya çalışırken, birçok disiplini bir arada barındıran birikimi değerlendirerek, özde olanı görünür yapıyor. Bu evrimi de gerçek bir deneyime yani aposterioriye dönüştürüyor.
Ve sahne!
Anturialıların ilk etkinliği, 2018 yazındaki “Tasarımın Kültür Tarihi Atölyesi” oldu. Penkalas kıyısındaki bu kadim kentin kronolojik manifestosunda görmek, anlamak, anlamlandırmak, böylece yaşanan güne ve geleceğe de söylemler üretmek üzere buluşuldu.
Bahçedeki koca ceviz ağacının altında, her şeyin başında olduğundan kat kat daha fazla hayalle yıllar geçti. Çavdarhisarlıların da bize dâhil olduğu o hayalle, bahçesinde sanatçıları ve sanatseverleri ağırladığımız bir film festivalimizin gece yarısı kurulan “Hayal Bu Ya” sofralarından sonra, 2025 yazı da bir yenisine daha ev sahipliği yaptı.
İki benzer ruh birleşince, o erdemli yolculuğun “Hayal Bu Ya” sahnesi, 4. Arnica ArtLand ile 2025 Haziranında perdelerini açtı. Malzemeleri nesnelere dönüştüren ellerin geride bıraktığı izler, sahne arkasındakilerin içindekileri de yeşertti. Kendi özlerinde var olanlarla yeniden tanıştılar, onları sahiplendiler ve hayatlarındaki her ayrıntının ne kadar değerli olduğunu kelimelere döktüler.
Yolunuz, Ayzanoy’a düşerse, yıl boyu açık olan dinginlik ve huzur festivalimize katılabilirsiniz.
Kapılar mı? Sandığınız apriorik bahçeye açılmıyorsa, bir aposteriori almaya ne dersiniz?
Sevgiyle
Dr. Murat Yıldız
Kaynakça
Durkheim, É. (2021). Sosyolojik Yöntemin Kuralları. Türkçesi; Cemal Bâli Akal, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara. 29-32.
Özer, M. (2011). DEĞER, NORM VE ÇEVRE ETİĞİ. Felsefe Dünyası(53), 192-208.