Küresel boyuttaki iklim değişikliği müzakerelerine dair Türkiye’de atılacak adımlara ilişkin, bilimsel ve bireysel sorumluluğumuzun gereği geliştirdiğimiz öngörü ve buna dayalı çalışmaların ülke adına neler sağladığına dair bir süreç özetini derlemek istedim. Müzakerenin bir arka planı olması ve her zaman güncellenen sistematik bir birikimin varlığı, her alanda olduğu gibi iklim diplomasisinde de en önemli eylemdir.

Türkiye Cumhuriyeti adına, gönüllü olarak bulunduğumuz ve çoğunun da kurulmasının gerekliliğini ısrarla belirttik ve müzakere unsuru sayılabilecek çalışma gruplarında da kurumlarla birlikte adımlar attık. Güncel sonuçlardan biriyle bağlantılı olarak, bu adımlardan bazılarını ve kritik öneme sahip niteliklerini maddeler halinde sunuyorum.

COP29’un daha ilk gününde, Uluslararası Karbon Piyasası Standartları metninin altına, yaklaşık 200 ülkenin imza attığı duyuruldu. Bir önceki buluşmada reddedilen yaklaşımların bu yıl neden kabul edildiği konusuna, gerekirse başka bir yazıda değinebilirim. Ancak bu aşamada, bu imzaların mürekkebi kurumamışken, ülke olarak o toplantıya gidildiğinde elimizde var olanların nasıl geliştiğine kendi cephemizden bakalım. Buradan itibaren öneriler ve sonuçlarla ilerleyeceğim.

Öneri: Dünyanın en büyük karbon salımı yapan sektörlerinden olan demir-çelik kuruluşlarının, dengelemeden, yani karbon kredisi sahibi olmaktan başka yollarının olmadığını vurgulayarak, Türkiye Cumhuriyeti adına çalışma yapacak bir “Ormancılıkta Karbon Bilim Kurulu” kurulmasında ısrar ettik. Doç.Dr. Ercan Oktan ile bu konuyu kamunun ilgili kurumlarında hayata geçene kadar dile getirmeye devam ettik.

Sonuç: Kamu, Akademi, Sivil Toplum ve Özel Sektör temsilcilerini bir araya getiren bir bilim kurulu, Orman Genel Müdürlüğü çatısı altında kuruldu. Böylece, ülke bazındaki iklim çalışmalarına temsilen katılım aşamasından, “Dengeleme” konusunda kendi kurumsal zemininde bir müzakere ortamı oluştu.

Öneri: OGM Karbon Bilim Kurulu’nda, disiplinler arası çalışma yapan temsilcilerin bulunmasının yanında başta T.C. İklim Başkanlığı olmak üzere etkin kurumlarla ortak çalışmalar yaparak somut çıktıların üretilmesinin gerekli olduğunu dile getirdik.

Sonuç: İklim Başkanlığı ile rutin kamu toplantılarına ek olarak üst düzey katılımlı ve uzun soluklu çalıştaylar gerçekleştirildi. Karbon Yutak Ormanlarının iklim değişikliği ile uyum ve mücadele alabileceği potansiyel rolün değerlendirmeleri yapıldı.

Öneri: Dengeleme çalışmalarına esas alanların, uluslararası alanda kabul gören düzenlemeler çerçevesinde tespiti ve yönetimine dair bir Karbon Yutak Ormanı Yönetmeliği’nin hızla hazırlanması önerildi.

Sonuç: Karbon Yutak Ormanı Yönetmeliği Çalışma Grubu kuruldu. Doç Dr. Ercan Oktan’la birlikte dâhil olduğumuz çalışma grubu, yoğun bir çalışma süreciyle önemli yol aldı. 2024 Şubat ayında, Orman Ekosistemleri Yutak Fonksiyonlarının İdaresine Ait Yönetmelik için yürürlüğe girmeye hazır bir taslak hazırlandı. Sosyal ve çevresel etik değerlere dayalı olmasının yanında, ülkemizin 1972’den beri geleceği belli olan yeni ekonomik düzene hazırlıklı olması için önemliydi. Böylece, orman, toplum ve politika üçgenindeki dengenin, uluslararası düzeydeki müzakerelerde Türkiye’nin elini güçlendirecek bir araca kavuşmasına yarayacak bir metin ortaya çıkarıldı. Umuyoruz ki doğru zamanda ve oluşturduğumuz haliyle yürürlüğe girer.

Böylesi toplantılara katılan taraflar, 3 tip davranış şekli sergilerler:

Anaç Besleyiciler: Bir araya gelinen yapının varoluş amacına uygun olarak, dışarda sahip oldukları bilgi ve görgüleri, toplantıdaki etkileşime katkıda bulunarak sunan ve gelişimi teşvik edenler.

Sıfır İletkenler: Görevleri gereği katılıp, bir görüş belirtmeyenler, soru sormayanlar ve aldıkları notları hiçbir yerde kullanmayanlar. Çoğu zaman da her toplantıya başka isimler katılır.

Avcı Toplayıcılar: Sıfır İletkenlerin, devamlılık istikrarı sergileyenleridir. Her toplantıya katılıp, hiçbir görüş ve soru katkısında bulunmazlar. Ki doğru soruların çoğu görüşten faydalı olduğunu her zaman anlatırım. Ancak toplantıdan aldıklarını oluşumun faydasına değil, kendi kurumsal ve kişisel faydaları adına yazıp çizerler.

Bizler “Besleyici” rol üstlenerek, sürükleyici karakterimizi, geliştirdiğimiz doğru retorikle faydaya dönüştürme tarafında olduk her zaman. Nezaket sınırlarını aşmamak ve yanlış anlaşılmamak adına, “Katılım ve Müzakerenin Etiği” konusunu içeren derslerimde kullandığım yukarıdaki üçlemenin, diğer katılımcılarla ilgili bir tanım ve kendilerine adresli bir ithamı içermediğini belirtmek isterim.

Yönetmelik çalışma grubunda ortaya koymaya çalıştığım sosyal ve çevresel etik yaklaşımların metne girmiş olmasından da kendi adıma büyük haz duydum. Bu yazımı okuyan TED Üniversitesi’ndeki öğrencilerim, tartıştığımız her konunun nasıl vücuda geldiğini, öngörülerimin gelişmesinde araştırma ve çalışmalarım kadar Michel Foucault’yu kıskandıracak etkileşimdeki derslerimizin de büyük katkısı olduğunu içlerinden geçireceklerdir. Foucault, Collège de France’daki biyopolitika derslerinde kalabalık olmayan bir sınıfta, etkileşimli dersler yapmak isterken, son koltuğa kadar dolu büyük amfilerde, kürsüye bırakılan teyp cihazlarına kaydedilen tek taraflı bir dersin mutsuzluğunu yaşamıştı.

Geldiğimiz noktada birkaç kırmızı çizgi notu da eklemenin önemli olduğunu düşünüyorum.

  1. Karbon Yutak Alanları, on dokuzuncu yüzyılın Altına Hücum çılgınlığına dönüşmemelidir.
  2. Her CEO’nun gönlünde yatan Konya Karapınar Ovası’nı orman yapmak fikri, tam bir Altına Hücum hikâyesi olur ve elimizde üç tane kavruk ağaç ve yok olmuş bir bozkır ekosistemi kalır. Zaten piyasalar nezdinde de, etik ve etki değeri açısından makbul bir yöntem de değildir. Kısacası bozkırlar iştahınızı kabartmasın.
  3. Bozulmuş bir ekosistemin kaybını, “dengeleme” adı altında başka bir coğrafyada telafi edemezsiniz. Bu konuda Anadolu’da yapılan projeler ve uygulamalar çevresel etik açıdan tüyler ürperticidir. Doğada zorunlu göçe sebep olan bu uygulamalar şaşırtıcıdır ki BM çatısı altında da karşımıza çıkmaktadır.
  4. Teşhisleri doğru konulmamış, sosyal altlığı doğru hazırlanmamış ezbere uygulamalar, adına proje, yasa, yönetmelik, tebliğ, ne derseniz deyin, sosyal ve çevresel ekosisteme çok büyük zararlar verir. Boşa geçen zaman ve maliyet de cabası. Hani artık her şey için diyorlar ya, “Sürdürülebilir değil!”

Hazır laf açılmışken sizlere tavsiyem, her gün türetilen tonlarca yeni terime, bu terimlerin altında var olmaya çalışan kimliklere, binlerce sayfalık mevzuata takılmayın. İyi şeyler yapın. Kurumunuz için, çalışanlarınız için, toplum için, tedarik zinciriniz için, doğa için, ülkeniz için yeşil yıkamadan, sürdürülebilir boyamadan uzak, etik şeyler yapın. Etki değeri de olsun.

Yarın sabah uyanın ve bir işi, sürdürülebilir diye değil, iyi diye, doğru diye, etik diye, faydalı diye, bilimsel diye yapın. Sürdürülebilir olma hali soyut ve her biri bir başka yöne kürek çeken kavramlar. Üstündeki etiketi değil, eylemin kendisini yüceltin.

Yoksa hep birlikte sürüklenir dururuz.

Dr. Murat Yıldız

You May Also Like