Üniversitenin ilk yıllarından beri Anadolu coğrafyasında a doğa koruma çalışmalarında bulundun. Foklarla ,deniz kaplumbağalarıyla ya da bozkırlarından ormanlara, sulak alanlara düştü yolun. Ancak Sığla ağaçlarının yeri her zaman farklıydı senin hayatında. Tarih öncesinden bu güne insanla sığlalar arasında nasıl bir ilişki oluşmuş?
Senin de söylediğin gibi meslek hayatımın büyük bölümünde Anadolu’nun farklı coğrafyalarında çalıştım. Farklı türler ve habitatlara yönelik doğa koruma çalışmalarının içerisinde oldum. Ancak Sığla ağacı, bambaşka bir öğe oldu hayatımda. Bunun altında yatan teknik veya sosyal birçok faktör sıralayabilirim elbette. Ama bu ormanlara bağlanıp kalmamı tetikleyen önemli bir unsur var. Sanırım bu da ormanın içindeki tam olarak tanımlayamayacağım eşsiz koku ve atmosferin oluşturduğu terapi etkisi.
Bahsini ettiğim şey beni olduğu gibi tarih boyunca bu ormana temas etmiş tüm insan topluluklarını da etkisi altına almıştır. Bu ormanlardan alışageldiğimiz yakacak-yapacak odun üretiminin haricinde bambaşka bir ilişkinin oluşmasına yol açmıştır. Sığla yağı, bir Karya şehri olan Kaunos’ta birçok amaçla kullanılmıştır. Mide rahatsızlıkları, cilt yaraları gibi sağlık amacıyla kullanılmıştır. Diğer yandan, doğal fiksatör yani sabitleyici yapısına bağlı olarak da parfümeri-kozmetik alanında antik dönemlerden beri aktif biçimde kullanıldığını bilmekteyiz.
Sığla yağının üretim sürecinde elde edilen sığla buhuru (günlük) ise manevi değeri yüksek bir üründür. Tek Tanrılı inanca sahip dinlerde sıklıkla kullanılır. Türklerin Anadolu’ya yerleştiği tarihlerden bu yana cenazelerde, dini gün ve gecelerde, bireylerin efsundan arındırılmasında kullanılıyor. Buhurun cenazelerde yakılması, ölünün ruhunun ebediyete intikal ettiğini sembolize eder. Bu, ritüel, ağaca ve bu ormanlara yayılış gösterdiği yörelerde ne kadar büyük önem verildiğine bir örnektir.
Yani diyebiliriz ki Sığla ormanlarının bulunduğu yörelerde bu ormanlara manevi açıdan büyük bir saygı duyulmaktadır. Bu saygının somut bir örneği, Köyceğiz, Fethiye, Marmaris gibi yörelerde canlılığını sürdürmekte. Nevruz bayramlarında yaşlı kadınlar, gece bu ormanlara gidip yaşlıca sığla ağaçlarına sarılarak ‘Al arazımı (Acziyet-Zayıflık), ver guvatını (Kuvvet-Kudret)’ diyerek, ağaçtan dilenme-dilekte bulunurlar. Bahsi geçen yörelerde Sığla, o toplumların öz evladından ayrı tutulmayan bir değer olagelmiştir.

Anadolu Sığla Ağacı’nı gezegenin tüm canlılık kaynakları arasında nasıl tanımlarsın?
Anadolu Sığla Ağacı’nın doğa tarihi sahnesine yaklaşık 60 milyon yıl önce çıktığını bilmekteyiz. Sibirya taraflarından başladığı yolculuğunda, milyonlarca yılda adapte olduğu iklimsel ve biyocoğrafik koşulları takip etmiştir. Son buzul döneminden bu yana da Güneybatı Anadolu’yu kendine mesken edinmiştir. Bu bilgileri dikkate aldığımızda hem eski (paleo) hem de yeni (neo) relikt (kalıntı) özellik gösteren özel bir tür olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Tüm canlı ve cansız varlıklar arasında bir üstünlük çizelgesi oluşturmak gibi kaba yaklaşımları reddeden biriyim. Bu nedenle, Sığla’nın da doğadaki her türlü varlıkla eş değere sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sığla’nın, yaşadığı habitatlarda sağlamış olduğu ekolojik fonksiyonları da dikkate almamız gereklidir. Mikroklimanın dengelenmesi, su rejiminin kontrolü, yaban hayatı için barınma-beslenme-üreme desteği sunması, büyük önem taşır. Açık hava doğa tarihi müzesi niteliğinde bir ‘yaşayan fosil’ olarak değerlendirmek de yerinde bir yaklaşım olacaktır.
Kendinizi milyonlarca yıl evvel dinozorların yaşadığı bir ortamda hissetmek için, Anadolu Sığla Ormanlarından daha iyisini bulamazsınız.
Doktora tezin de dâhil olmak üzere sığlalar üzerine hangi araştırmaları yürüttün veya içinde yer aldın?
2010 yılından bu yana düzenli olarak Sığla ormanlarının korunmasına yönelik çeşitli araştırmaların içinde yer aldım. Bu sürece ilk etapta Doğa Koruma Merkezi’nin yürüttüğü bir araştırma projesi ile başladım. O proje çerçevesinde yaklaşık 1,5 yıl Köyceğiz’de yaşadım. Bu dönemde, salt teknik yaklaşımlarla doğa korumanın yapılamayacağını keşfettim. Çözümlerin, sosyal disiplinleri sürece dâhil ederek, sürdürülebilir olacağını keşfettim.
Ardından bu keşif birçok soruyu ve sorunu getirdi. Doktora tez çalışmalarımda da bu ormanların yok oluş süreçlerinin altında yatan toplumsal motivasyona odaklandım. Toplumsal vicdandaki dönüşümlerin nasıl gerçekleştiğini ve sonucunda yöre halkı gözünde öz evlat olan Sığla’nın üvey evlada dönüşümüne ait motivasyonu ortaya çıkartmaya çabaladım.
Doktora tez çalışmalarım devam ederken, sığla ormanlarını temele koyan farklı araştırma projeleri geliştirip yürüttüm. 2014 yılında sığla ormanları üzerine yazdığım doktora tezimin tamamladım. Bir sonraki sene de bu ormanların korunmasını daha garanti altına alabilmek adına ilk adımı atmaya karar verdim. NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği isimli yerel ölçekli bir sivil toplum kuruluşunun doğmasına öncülük ettim.
Bu dernek bünyesinde Sığla ormanlarında yaşayan yaban hayatına yönelik izlemeye konu türlerin araştırmasını tamamladık. Kuşlardan, örümceklere, yarasalardan memeli hayvanlara, bitkilere uzaman araştırmalar yaptık. Sığla ormanının korunmasında anahtar roller üstlenebilecek bilim camiasıyla ile bu bilgileri paylaştık. An itibariyle de izleme çalışmalarına devam ediyoruz.
Gönüllü çalışmalar
2015’den bu yana da Güneybatı Anadolu’da kamudan akademiye, sivil toplumdan yerel yönetimlere Sığla ile alakalı birçok paydaşı bir araya getirdim. Çeşitli çalıştayların, toplantıların çalışma gruplarının oluşmasına vesile oldum. Sığla’ya gönül vermiş veya sorumluluk alanlarından biri de sığla olan herkesi bu koruma sürecinin bir parçası yapmaya çalıştım. Sığlanın hayata tutunmasının daha uzun ömürlü olması yolunda çabalarıma aralıksız devam ettim.
Zikrettiğim bu paydaşlarla, 2019-2024 yıllarını kapsayacak bir Sığla Koruma Eylem Planı’nın hazırlanmasına vesile olduk. Sığla ormanları ile alakalı esas büyük hayalim ve çabam ise bu ormanlarda yaşanan parçalanmayı durdurmak. Bu amaçla, işgal edilmiş orman alanlarını geri kazanmak için farklı yöntemler deneyeceğim. Davalar, kamulaştırmalar veya satın alma yoluyla özel mülk oluşturma seçeneklerine başvuracağım. Bir yandan da doğal alanı dışında da Türkiye’de yetiştirmeye elverişli olabilecek her mıntıkada bu ormanların plantasyonlar şeklinde çoğaltılmasına çalışacağım.
Sığla’yı diğer orman ağaçlarından korumada öncelikli hale getiren birçok husus sayabilirim. Ama hepsinden ötesi, bir tane sığla ağacı dikmenin bile artık genetik darboğaza girmiş bu tür için ekolojik açıdan çok önemli olduğunu ifade etmeliyim.

Birden fazla koruma statüsüne ve kurumsal yetki alanına sahip bir alanda çalışmak neleri beraberinde getirdi?
Benim sığla ormanlarında çalışmaya başladığım 2010 senesinde, Köyceğiz’deki sığla ormanları için ÖÇKB çok güçlü bir aktördü. Yöredeki her kesim bu kurumdan çekiniyordu. O dönemler Orman İşletme Müdürlüğü asli görevini yaparak, bu tür özelinde çok daha fazlasına girişmiyordu. 2011 yılında bakanlıkların ayrılmasını müteakip, ÖÇKB merkeze çekilip TVK’ya dönüşerek taşradan fiziken de ayrıldığında belirli bir süre ciddi bir otorite boşluğu yaşandığını hatırlıyorum. Ardından bu açığı Orman İşletme Müdürlüğü kapatarak günümüzdeki yapı ortaya çıktı. Ancak halen daha Fethiye, Köyceğiz, Dalaman, Marmaris gibi sığlanın yaşadığı yörelerde bu iki kurumun zaman zaman yetki çatışmalarına şahit olmaktayım.
Benim ve sığla ormanları açısından buna yönelik en çarpıcı örnek, SİT Alanı statülerinde yaşanan trajikomik durumdur. Orman İşletme Müdürlüğü ve destekleyici sivil toplum kuruluşlar bizler, orman içi açıklıklarda, 2B alanlarında, tarla kenarlarında, sığla ağaçlandırmaları veya rehabilitasyon çalışmaları yapılmasının gerekliliğini ifade ediyorduk. Bununla ilgili aksiyon göstermek istiyorduk. Alan, 1. Derece Doğal SİT statüsünde olduğu için, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü olumsuz yaklaşıyordu. Statü gereği, herhangi bir rehabilitasyon veya ağaçlandırma faaliyeti yapılamayacağını her defasında tarafımıza iletiyor.
Türün yaşadığı ana sorun habitat parçalanmasıdır. Hayata geri dönebilmesi için bu parçalanmayı giderecek koridorların kurulmasıdır şarttır. Bunu da ağaç dikmekten başka bir şekilde gerçekleştiremezsiniz. SİT Alanlarına ilişkin düzenlemelerin yenileme çalışmaları sırasında da görüş bildirdik. Bu sahalara yönelik düzenleme getirilmesi taleplerimiz de çok karşılık görmedi maalesef.
Orman Genel Müdürlüğü ile birlikte yaptığın çalışmalarda birçok ortak deneyim yaşadınız. Bunları ve dünya genelindeki çabaları göz önüne aldığında, üçüncü binyılın başında kurum olarak kendi sorumluluk ve yetki alanı içerisinde gelecek açısından nasıl bir rol üstleniyor?
Kendim bir biyologum. Hani insanlara sorarlar ya hayata bir daha gelsen ne olmak isterdin diye, ben yine biyolog olmak isterdim derim. Ama aynı anda orman mühendisi de olmayı daha çok isterdim. Ormancılık disiplini ile biyoloji veya ekoloji bilimini, kapsayıcılığı, multidisipliner yapıları çerçevesinde kıyaslamıyorum. Asıl gerekçem, yüz yılı aşkın bir kurumsal kapasiteye ve hafızaya sahip olması. Öğrencisinden akademisyenine, muhafaza memurundan, teknisyenine, şefinden, müdürüne, meslek odasından, derneğine çok güçlü bir altyapıya sahip. Bireyin özgüvenini bambaşka bir noktaya taşıyacak bir güç bu. Dahası bu altyapının sonucu olarak da hiçbir kamu temsilcisine duyulmayan güvenin vatandaş tarafından Orman Genel Müdürlüğü personeline duyulmasıdır.
Böylesi güçlü bir geçmişle birlikte bilgi ve teknik altyapısını da her geçen gün arttıran OGM, potansiyelini geriletme riskiylede karşılaşmaktadır. Burada kurumdan ziyade, mesleğin genelini kastetmek istiyorum aslında. Bir yandan da yukarıda saydığım özgüveni, mesleki şovenizme de dönüştürme hatasına girme tehlikesi de vardır. Toplum nezdinde sadece ağaçları kesen, sınırsız üretime odaklanan bir kamu birimi şeklinde algılanabilmektedir. Bu riskin, çağın gerektirdiği iletişim teknikleri ve ortak çalışma kültürüyle aşılabilecek boyutta olduğunu düşünmekteyim.İyi bir iletişim stratejisiyle krizin fırsata dönüştürüleceğini tahmin etmekteyim.
İklim değişimi, ormansızlaşma, arazi kullanımlarındaki değişimler, enerji ihtiyacı, biyoçeşitlilik kayıpları kurumun önemini artırmaktadır. Burada, güçlü, yeniliklerin yaratıcısı, etik ve yönetişim ilkelerini kendisine rehber edinmiş bir yapıdan bahsediyorum. OGM’yi, yeni bin yıl için olmazsa olmaz bir kurum olarak tasavvur ve tahayyül etmekteyim.
Ortak çalışmalarda ulusal ve uluslar arası kurumların yanında sivil toplum kuruluşları da paydaş olarak söz sahibi olmaya çalışıyor. WWF ve Birdlife bu konuda çok köklü kuruluşlar. Bunların aşıladığı bir kültür oluştu. Bölgesel projelerde yer alarak bu gelenekten gelen bilimciler ve uzmanlar yeni çatılar oluşturmaya başladı. Aktivizm, eleştirmek ve tepki göstermekten, bilgi ve deneyimle oluşmuş yapılar sayesinde birlikte hareket etme şekline mi dönüştü sence?
Konuyu sadece orman veya doğa koruma özelinde değerlendirmiyorum. İnsanın sosyal bir varlık olarak etkileşim gösterdiği her alanda sivil toplumun aktif rolü olması gerektiğine inananlardanım. Buradan hareketle, saydığınız bu uluslararası kuruluşların yanı sıra bölgesel, ulusal, yerel her türlü sivil toplum kuruluşunun da sorunların çözümünde pay sahibi veya takipçi olması gerektiği kanaatindeyim.
Öte yandan, bahsettiğiniz gibi ülkemizde de son 30 yıllık dönemde az sayıda özelleşmiş doğa koruma kuruluşu mevcut. Buralardan yetişen kişilerin profosyonel anlamda doğa koruma uzmanlarına dönüşmesi, fonlara bağımlı hale gelmelerine yol açıyor. Gerçek sorunlar yerine fon kaynaklarının önceliklendirdiği alanlarda sıkışıp kalıyorlar. Nihayetinde, sorunların çözümünden uzaklaşmalarına da zaman zaman yol açtığı gözlenmekte. Ama bir taraftan da aktivizmi ürettikleri bilgi ile politikaları yönlendirme şekline dönüştürüyorlar.
Fakat kişisel yorumum, bir Sivil Toplum Kuruluşu’nun akademik yapı şeklinde sadece bilgi üretme yoluyla etkilemesinin yeterli olmayacağıdır. Bununla beraber, ürettiği bilginin hayata geçirilmesi aşamasında, aktif rol almalıdırlar. Bu amaçla, eski kafa alan savunma teknikleri diyebileceğimiz kitleleri etkileme yollarını da kullanmaları gerektiği kanaatindeyim. Yoksa ürettiğimiz bilginin bilimsel ortamda yayınlanması veya sosyal medyada tanıtımının yapılmasının, geçici tatmin haricinde kalıcı bir etki bırakmayacağı aşikârdır.
Sosyal medyanın tüm dünyada önemli bir paylaşım ve iletişim aracı olmasının getirdiği bir misenformasyon var. Yani kasıtlı olmaksızın yanlış bilgilendirme sorunundan bahsediyorum. Buna, dezenformasyon dediğimiz, kasıtlı olarak yayılan kaynaksız bilgileri de ekleyebiliriz. Sonuçta, bilgilenmek için okuyucuya çok dar ve güvensiz bir alan kalıyor. Hatta hep birlikte alet oluyoruz bu hale. Çalışmaların açısından değerlendirdiğinde, bunun toplum, doğa, kurumlar ve yönetimler açısından sakıncalı sonuçlarını nasıl değerlendirirsin?
Yanlış haber ve bilgi, bazen kasıt olmadan hızlıca yayılıyor. Çoğu zaman, insanların bile isteye bunu yaptığına veya yapmak istediklerine şahit olabiliyoruz. Yanlış bilgi o mecraya bir kez düştükten sonra artık doğrusunu anlatmak veya insanları bunun yanlış bilgi olduğuna ikna etmek çok zorlaşıyor. Kendi çalışma alanımdan örnek vermek istiyorum. Sığla için artık çok klişeleşmiş bazı literatür veriler var.
Sığla’nın, birçok popüler bilimsel çalışmasında ve sosyal medyada adı geçiyor. Kelopatra’nın aşk iksiri, Firavun’un mumyalanmasında kullanın bir tür reçine, ibadethanelerde kullanılan günlük gibi örnekleri görüyoruz. Fenikelilerin batık gemilerindeki amforalarda elde edilen tonlarca üründen de bahsediliyor. Ancak bu verilerin doğru olmadığını bilmekteyiz. Bu ifadeler, bir tür çalı formu bitkisi olan Boswelia sp. cinsine ait türlerden elde edilen ‘Günlük-Incense/Frankincense’e aittir. Hint-Arap Yarımadalarında yayılış göstermektedir.
Son beş yıldır, düzenli olarak bu bilgilerin yanlışlığını somut delillerle çürütmeye çalışıyorum. Her türlü mecrada bunları paylaşıyorum. Mesela, Evliye Çelebi’ye ait anekdotlar, en önemli örneklerdir. Bunlara karşı, doğru olan örnekleri vermemize rağmen, bu söylemler daha cazip geliyor. Yıllardır her gün aynı örneklerin verilmeye devam ettiğini, üzülerek görmekteyim.
Tüm bu çerçevede, insan çağının Sığla ağacından alacağı ilhamı tanımlar mısın?
İnsanoğlu olarak, ördüğümüz korku duvarının hemen her türlüsünü milyonlarca yıldır yaşıyoruz. Yaşayan Fosil olarak adlandırabileceğimiz Sığla Ağacı, insanlığa en büyük ilhamdır diye düşünüyorum.

Özetlersek, kurumsal yetki karmaşaları, SİT alanlarında ağaçlandırma ve rehabilitasyon yapılamaması gibi ekolojik anlamda trajik çelişkiler sürüyor. Narenciye gibi ekonomik önemi çok yüksek bir ürünün, sığla yerine bir seçenek olarak sunulmuştur. Buna müteakip sığlanın artık yöre halkı nezdinde üvey evlada dönüşmüştür. OGM gibi güçlü bir kurumun bu parçalı ormanlar içerisindeki işgal edilmiş alanları kamulaştırmakta imtina gösterdiğini görüyoruz. Ancak plantasyon yoluyla da olsa farklı muhitlerde sığla ağaçlandırması yapılmasındaki seçeneğin pek fazla değerlendirilmemiştir.
Buna ilaveten yakın gelecekte iklimsel değişimler, arazi kullanım taleplerinde artışlar getirecektir. Tüm riskler göz önüne alındığında, ilham alınacak bir Sığla’nın kalmayacağından üzülerek korkuyorum.
Bu korkuya karşılık, ekolojik açıdan anlam taşıyan bir adet sığla ağacının dikilmesi bile yukarıdaki riskleri bertaraf etme gücüne sahip. Orman köylümüz, üvey evlada dönüştürmelerine rağmen halen daha öz evladıymışçasına özlem ve minnet duyguları taşımakta. Ayrıca OGM gibi çok güçlü ve değerli bir kurum, bu orman topluluğunun arkasında yer alıyor. Ben de gücüm yettiğince, bu sac ayağının kurulup dengede tutulması yönünde çaba sergilemeye devam edeceğim. Tüm bunları üst üste koyunca, Yaşayan Fosil Sığla’nın benim korkularımı da bertaraf edeceğini biliyorum. Yani Sığla Ağacı, hepimize rol model olmaya devam edecek.