Aslında ormancılık ve içinde barındırdığı çevre etiği, tam anlamıyla bir iletişim diliydi. Hatta daha ötesinde, “birbirinin dilini anlamak üzerine kurulu ortak bir yaşam”. Çünkü insan ve doğa ayrı beklentiler ve yapılara sahipti. İnsan ormandan faydalanabilmek için, ideal ekolojik koşullarını öğrenmeliydi. Bu sınırlar içerisinde kalmak, onun tolerans düzeyi, biraz kişiselleştirme yaparsak da hoşgörüsüydü. Bu dayanma gücünün yüksekliği, bir ormanın yaşamsal gücünü, kendini yenileme kabiliyetinin ölçüsüydü. Ormancılar bunu temel alarak ormandan hasat yaptıkları ve bu dayanma gücünü de zayıflatmadıkları için, çoğu zaman üretim yapılan ormanları diğerlerinden ayırt etmeniz, ormancı değilseniz zordur. Üstelik öyle bir meslekten bahsediyoruz ki, doğa için hep söylenen “biz doğayı dedelerimizden miras değil torunlarımızdan ödünç aldık” şeklinde bir söz vardır ya, ormancılığın diğer mesleklerden farkını çok açık ortaya koyar. Bir ormanda planlama yaptığınız zaman, neredeyse yüz yıl sonrası için karar verirsiniz. Bir başka açıdan bakıldığında da, yüz yıl önce verilen kararlar sizin ne kadar faydalanabileceğinizi belirler. Bu nedenle geçmişi anlamanın geleceğe dair mesajlar içerdiği bu meslek, göremeyeceğimiz çağlardaki insanlara karşı verilen bir söz gibidir.
Ormancılıkta sürdürülebilirlik, koruma kullanma dengesi, ekosistem tabanlı planlama gibi birçok tanımla karşılaşırsınız bu döngüye atıfta bulunan. Bir çeşit doz aşımı uyarısıdır hepsi. Doğa güçlü olduğu kadar, hassas bir yapıya da sahiptir. Bu yapının özellikleri de artık günümüzde bilinmez değildir. Bunları öngörerek sürdürülen birlikte yaşam, sürprizlerden uzaktır. Ormanlardan faydalanmamızın kurallarının tamamı aslında bu birlikteliğin etik şifreleridir.