Yusuf Baybars Öncü
Konferans Tercümanı, Hidropolitik Uzmanı
Dünyanın gündemini iklim müzakereleri özelinde yakından takip eden, en sıcak tartışmaların cümlelerini aktaran Hidropolitik Uzmanı ve deneyimli bir Konferans Tercümanı olan Yusuf Baybars Öncü ile neredeyse yirmi yıldır keyifle tartıştığımız konuları, benim kısa sorularımla ve onun anlatımıyla sizlere sunuyorum.
İklim müzakerelerinde süreklilik ve kurumsal hafıza kavramlarının yeri nedir?
İklim müzakereleri ya da bilinen adı ile COP’lar hali hazırda dünyadaki en geniş kapsamlı ve süreklilik arz eden müzakereler dizisidir. Başta küresel iklim değişikliği konusunda olmak üzere iklime dair var olan her alanda ülkelerin hak, görev ve sorumluluklarının müzakere edildiği COP toplantılarına yaklaşık 60.000 kişi katılır ve organizasyon ve destek hizmetlerini çıkardığınızda bunun büyük bir çoğunluğu teknik ve siyasi müzakereleri gerçekleştiren insanlardan oluşur. Müzakereler ne sadece siyasi ne de sadece teknik düzeyde ilerler. Her iki düzeyi bir arada götürmek bir zorunlulukken bunlara bir de insani boyutu da eklemek gerekir. Böylesine birbiri ile bağlantılı ve süreklilik arz eden müzakerelerde ülkelerin müzakere ekiplerinin de süreklilik arz etmesi, kurumsal hafızayı tam olarak muhafaza edebilmesi elzemdir.
Müzakere ekiplerinin sıklıkla değişikliğe uğraması, ülkelerin kendi çıkarlarını savunabilme kabiliyetlerini azaltırken aynı zamanda da genel anlamıyla müzakereleri yavaşlatır, bu da neticede insanlık yararına yapıldığı ifade edilen bir çalışmanın gecikmesi ile sonuçlanır. Yani hem ülkenize hem de insanlığa karşı olan görevlerinizde bir aksama yaşamanız anlamına gelir. Ülkelerin iklim müzakere heyetlerinin başında genellikle hem bilimsel hem de siyasi kimliği aynı anda taşıyan figürlerin olması çok daha anlamlıdır. Zira iklim müzakerecisi tartışılan konunun bilimsel ve teknik ayrıntılarına hâkim olmanın yanında, mensubu olduğu hükümetin siyasi öncelik ve tercihlerini iyi bilmeli ve gerektiğinde hükümet adına karar verebilme yetkisi ile de donatılmış olmalıdır.
Ayrıca, teknik müzakereyi yürütecek olan ekip, teknik uzmanlığın yanı sıra yabancı dil ve müzakere becerileri anlamında da donanımlı olmalıdır. İletişimin temel kurallarından biri olan “vasıtasızlık” kavramının hayata geçebilmesi için tercüman kullanmadan doğrudan iletişim kurulması tavsiye edilir. Böyle bir imkân yoksa ve tercüman ihtiyacı kaçınılmazsa, o zaman birlikte çalışacağınız tercümanın da ekibin bir parçası olarak benzer donanımlara sahip olması gerekir. Tercümanın teknik terminolojiye hâkim olması birinci şart olmakla birlikte, müzakere ekibi için geçerli olan devamlılık şartı tercüman için de elzemdir. Tercümanı cansız bir araç gibi görüp her seferinde farklı bir tercüman ile müzakerelere katılmak yapılacak en vahim hatalardan biri olur. Mümkünse profesyonel bir tercüman ekibi oluşturulmalı ve ekibin sürekliliği sağlanmalıdır.
Müzakere yeteneği yüksek ülkelerin profili, gelişmişlik sıralamasıyla benzerlik taşıyor mu?
Bugüne kadar katıldığımız iklim müzakereleri ile edindiğimiz tercümeye binaen, ülkelerin gelişmişlik düzeylerinin müzakere yetenekleri ile doğru orantılı olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Ancak burada gelişmişlik düzeyinden kastedileni iyi bir şekilde açıklamazsak okuyucuyu yanlış yönlendirmiş oluruz. Zira burada gelişmişlikle kast edilen finansal zenginlik değildir. İlk etapta gelişmişlik kavramı bize devlet geleneği ve sistemsel yaklaşımı içselleştirmiş olmayı işaret etmelidir.
Tarihsel anlamda devlet geleneği olan milletlerin müzakere yetenekleri kökenlerini yüzyıllar ötesinden almakta ve bu milletler bilgi ile tecrübeyi birleştirmiş olmanın meyvelerini toplayabilmektedir. Bu ülkelere Türkiye, İran, Rusya ve Çin gibi kadim milletleri örnek gösterebiliriz. Diğer taraftan da ekonomik gelişmişliklerini sistemsel yaklaşıma borçlu olduğunu bildiğimiz batı medeniyeti de (Batı medeniyeti, ekonomik gelişmişliğini sömürgecilik faaliyetlerine borçludur dediğinizi duyar gibiyim. Bu iddia bir yere kadar doğru olmakla birlikte, sömürgeciliğin arkasındaki en önemli “başarı” faktörünün uzak ülkeleri yönetebilmeye yetecek bir kurumsal kapasite ve askeri teşkilatlanma olduğunu unutmamak gerekir) devamlılığa ve liyakate dayalı sistemleri ile bir adım önde durmaktadır.
Hepsinin ötesinde, masada güçlü olabilmeniz için sahadaki gücünüzün de yüksek olması gerekir. Masaya oturduğunuzda gerek mevzuat gerekse de uygulama anlamında elinizin güçlü olması, artık tüm dünyanın ortak dili haline gelmiş olan istatistik anlamında eksiksiz veri setlerine sahip olmanız, ikili ve bölgesel işbirlikleri ile safınızı güçlendirmiş olmanız ve ekonomik ve siyasi anlamda herhangi bir bağımlılığınızın olmaması gerekir. Örneğin, Japonya gibi ekonomik, teknik ve bilimsel anlamda en üst sıralarda bulunan bir ülkenin çok taraflı bir müzakerede, askeri ve savunma anlamında yaşamsal olarak ABD’ye bağımlı durumda olması sebebi ile ABD ekseni dışında bir müzakere yapabilmesi fiiliyatta mümkün görünmemektedir.
İklim Müzakerecisi nasıl seçilmeli?
Az önce de belirttiğim gibi, iklim müzakerecisi her şeyden önce alanında uzman olmalıdır. Başka bir arka plandan gelip siyasi motivasyonla bu göreve atanmış salt siyasi bir kişiliğin böyle bir görevde başarılı olabilmesi kişisel mucizeler yaratabilmesine bağlıdır. Alanında uzman, akademik bir geçmişi olan, iklim alanında yıllarca çalışmış ve yayına imza atmış, tüm bunların yanında siyasi kimliği olan bir figürün iklim müzakerecisi olması faydalı olacaktır. Müzakerecinin, temsil ettiği hükümetin değer ve önceliklerine hâkim ve karar alma noktasında siyasi yetki ile donatılmış olması da elzemdir. Teknik müzakereler esnasında alınacak kararlar, neticede zaten ülkelerin parlamentolarına veya kabinelerine onay için sunulacaktır. Bu bağlamda, yasama veya yürütme erkinin hayır diyeceği bir konuyu müzakerecinin onaya sunması ne kadar abesle iştigalse, her konuda da dönüp hükümet izni almak da bir o kadar zaman kaybıdır. Siyasi anlamda belli sınırlar dâhilinde olsa dahi yetkisi olmayan bir müzakerecinin müzakere masasına oturması o ülke için itibar kaybı anlamına gelir.
Kullanılan dilin müzakerede önemi nedir? Buradan yola çıkarak müzakereler hangi dilde yapılmalı?
İklim müzakereleri içinde kullanılan dili birkaç açıdan ele almak gerekir. Öncelikle teknik müzakerelerin, söz konusu uluslararası ortamın ortak dili ne ise o dilde olmasının faydası vardır. Eğer bu mümkün değilse, eşzamanlı çeviriden faydalanılabilir. Eşzamanlı çeviri yapılacaksa, müzakere ekibinin tercümanlı ortamda çalışma kurallarına alışkın olması gerekir. Bu bağlamda, çok dillilik ilkesinin uygulandığı bölgesel ve küresel platformlarda çalışma geleneği olan ülkelerin daha fazla avantajı olacaktır çünkü çok dillilik bir kültürdür ve kültüre ait her konuda olduğu gibi içselleştirilmiş olması gerekir. Eldeki tüm yazılı belgelerin, evveliyat bilgisinin, konuşma notlarının vs. tercüme ekibi ile önceden paylaşılması ve müzakere esnasında tercümeye müsaade edecek bir hız ve tavırda konuşulması bu kültüre ait başlıca unsurlardır.
İkinci ve aynı derecede önemli bir başka unsur ise özellikle teknik müzakerelerde evrendeki tek ortak dil olan matematik dilinin, yani istatistiğin kullanılmasıdır. Bazen anlatmak için sayfalarca metne ihtiyaç duyacağınız bir konuyu bir grafik veya tablo yardımı ile çok daha etkin bir şekilde anlatabilirsiniz. İstatistikleriniz kadar güçlü veya zayıfsınızdır.

Müzakerelerde şeffaflık kavramını nasıl anlamalıyız? Kamuoyu ile paylaşım nasıl olmalıdır?
Günümüzde iklim müzakereleri, çoğunlukla demokratik teamüllerin de bir gereği olarak halka açık olarak yapılmaktadır. Buradaki halka açıklık kavramı, genellikle online olarak müzakere toplantılarının canlı yayınlanması veya toplantı tutanaklarının daha sonradan kamuoyu ile paylaşılmasını ifade eder. Müzakereler kazan-kazan ilkesi uyarınca yürütülmelidir. Karşınızdakine de kazandırmadan sadece kendi kazanımlarınıza odaklanmanız müzakerenin tıkanmasına yol açar. Bu nedenle karşınızdaki muhatabınızın da varılan sonucun kendisi için kazançlı olduğunu hissetmesi gerekir. Ancak tüm süreç kamuoyuna açık olursa, iki taraf – veya çoklu ortamlarda tüm taraflar – da uzlaşmak için ödün vermekten kaçınacaklardır. Bu nedenle, teknik anlamdaki müzakerelerin sadece muhataplarına açık olması, hem müzakerelerin daha verimli olmasını sağlayacağı gibi hem de kamuoyunu gereksiz ayrıntılarla boğmayı önleyecektir.
Müzakere sonucunda alınan kararlar ise şeffaflık içerisinde kamuoyu ile paylaşılır. Tüm taraflar, alınan kararları kendi kamuoyları ile paylaşırken, ağırlıklı olarak kendi kazanımlarına vurgu yapacaklardır. Sürecin bu şekilde işlemesi, işlevsel açıdan müzakerenin daha kolay sonuca varmasını sağlayacak ve aynı zamanda da tüm taraflar kazanma duygusunu tadacaklardır.
İklim: Bilimin mi Siyasetin mi Konusu?
İnsana dokunan bir alan olsun da siyasetin konusu olmasın, bu mümkün değildir. İnsanın var olduğu her alanda siyaset de vardır. Bir karar alma ve uygulama sanatı olan siyaset, özellikle 20. Yüzyılın son çeyreğiyle birlikte iklim konusuna da el atmıştır. İnsan medeniyetinin başlangıcından itibaren geçen 6-7 bin yıl boyunca insanın iklim ve doğa ile olan ilişkisi bir “uyum sağlama” ilişkisi olarak tanımlanabilir. Yani iklim döngülerini öğrenen insanoğlu yaşam planlamasını buna göre yapmaya başlamıştır ve iklim kurallarına göre yaşamıştır. Bu durum Sanayi Devrimine kadar da böyle devam etmiştir. Sanayi devrimiyle birlikte, insan medeniyeti aşırı iklim şartlarını yönetebilme kabiliyetini de elde etmesiyle birlikte üzerinde yaşadığı topraklarda tam anlamıyla hükmetmeye başlamıştır. Ana ekonomik faaliyetin tarımdan endüstriye kaymasıyla birlikte, tarıma elverişli olmadığı için kullanılmayan birçok alan da artık kullanılmaya başlamıştır. “Uyum sağlama” döneminden “kendi ihtiyacına göre şekillendirme” ilişkisine dönüşen insan-iklim etkileşimi, zamanla hiç beklenmedik sonuçlar vermeye de başlamıştır.
Her gün üretilen atık miktarının yönetilemez boyutlara ulaşması, su havzalarının geri dönüşü olmayacak şekilde tahrip edilmesi, çölleşme, küresel sıcaklık ortalamalarının artması, deniz seviyesinin yükselmesi, hortum, kasırga ve sel gibi afetlerin sayı ve şiddetinin artması ve salgın hastalıklar gibi çok sayıda sorunla mücadele etmeye başlayan insanoğlu yaşadığı sorunları siyaset yolu ile çözmek için çaba sarf ediyor şimdi.
Tüm su sebeplerden ötürü, iklim sebeplerinin bilim ile tartışılıp araştırıldığı ancak kararların siyaset ile alındığı bir alandır. Yukarıda saydığım tüm sorunların sebepleri bilimsel olarak ortaya konmuş durumdadır. Bunların çözüm yolları da basittir. Ancak bu çözüm yollarının uygulanmasında hükümetler siyasi olarak kendi doğrularını göz önünde bulundurmaktadır. Karbon salınım miktarlarını ele alalım. Atmosfere salınan karbonun ana kaynağı son 50-60 yıl boyunca, şu anda sanayileşmesini tamamlamış olan ülkelerin faaliyetleri olmuştur. Sanayileşmelerini doğaya rağmen tamamlayan bu ülkeler, şimdi sanayileşme çabası içinde olan ülkelerin karbon üretimlerini belli sınırlar dahilinde tutmaları yönünde kurallar getirmeye çalışmaktadır. Bilimin gösterdiği bu noktada açıktır: karbon salmaya devam edersek iklim değişikliği geri döndürülemeyen bir düzeye girecektir. Ama burada salt bilimi göz önünde bulundurup kalkınma çabası içinde olan ülkelere sınırlama getirilirse, etik açıdan bunun doğruluğu su götürür.
Diğer taraftan, buradaki bilim-siyaset dengesinin de iyi kurulması şarttır. Bilimsel verilere inanmak veya inanmamak diye bir seçenek yoktur. Esması ile müsemma, bilir veya bilmezsiniz. İnanç, bilimselliği kanıtlanamayacak konularda sizin, size ait takındığınız tavrı, gittiğiniz yolu anlatır.
İki kere ikinin dört ettiğine inanmak veya inanmamak diye bir lüksünüz yoktur. Bir dine inanmak ise tamamen kişinin vicdanı ile ilgilidir. Tercih meselesidir. Ancak içinde bulunduğumuz 3. Binyılın getirdiği yeni bir akım, gerçek-ötesi kavramına dayalı olarak, bilimsel veriyi de, elde aksini ispat eden bir başka bilimsel veri olmaksızın, reddetme yönündedir. Buna en çarpıcı örnek, ABD Başkanı Donald Trump’ın, “İklim Değişikliği diye bir şey yok, bunlar uydurma kavramlar” diyerek Paris İklim Anlaşmasından çekilme kararı almasıdır. Bilimsel olarak kanıtlanmış iklim değişikliğini ve bunun olumsuz etkilerini kabul etmekle birlikte, ulusal çıkarları doğrultusunda karbon salınımını azaltmayı uygun bulmamak ve bir Anlaşmaya taraf olmamak başka bir şeydir, kavramı topyekûn reddetmek ise bambaşka bir şeydir. Etik olarak tartışılması gereken de işte budur.
İklimin siyaset gündemindeki yeri kamuoyunun gündemindeki yeri ile uyuşuyor mu? Türkiye’de algı ne durumda?
10 yıl öncesine kadar iklim sorunlarının etkileri, sadece hükümetler arası toplantılarda ele alınan ve istatistiksel olarak raporlara yansıyan konulardı. Ancak geldiğimiz noktada sokaktaki vatandaşın da canını yakmaya başlamasıyla birlikte kamuoyu da artık iklimle ilgili konulara ilgi gösterir hale geldi. Ve yine her zamanki gibi eyleme geçmek için canımızın yanmasını beklediğimiz için canımız yandığında çok geç kalmış olduk bile! Yaşanan sel felaketleri, kasırgalar, aşırı sıcak veya soğuk seyreden hava sıcaklıkları, tarım alanlarının iklim döngülerinde yaşanan bozulmalar sebebi ile zarar görmesi, yangınlar, küresel salgın boyutlarına ulaşan yeni hastalıklar… bunların tamamı sokaktaki insanın artık gözünü kapatabileceği konular değil.
Artan sıcaklık ortalamaları sebebiyle buzulların erimesi neticesinde deniz seviyesinin 30-40 cm artması, bundan önce sadece okyanustaki adaların sorunuyken, yükselen deniz seviyesinin tatlı su kaynaklarına karışması ile tarlasını sulayamaz veya içecek su bulamaz hale gelen insanlar da artık okyanuslardan çok uzaklarda da olsalar bu tehlikeyi hissetmeye başladılar. Bir ayda peyderpey gelen yağışın bir güne sıkışarak yağması sonucunda şehirlerin içine düştüğü acizliği gördüğümüzde artık hepimiz endişeleniyoruz.
Türkiye’ye baktığımız zaman ise hepsinden önce değişmesi gereken bir anlayışın egemen olduğunu görüyoruz. Burası bizim vatanımız. Bin yıldır şehitlerimizin kanları ile sulanmış topraklarımız, mezar taşları ile çizilmiş sınırlarımız var ve ilelebet de yaşayacak. Ancak, ülkemiz siyasal anlamda bir ulus devlet modeliyken, iklim ve doğa anlamında tek bir bloktan oluşmamakta. Kuzeyde Karadeniz havzası ile bir bütün halinde iklim ve bitki örtüsü özelliği gösteren topraklarımız, doğuda Hazar havzasının bir parçası olan Doğu bölgemiz, güneydoğuda Mezopotamya, Çukurova’dan Antep’e kadar uzanan bölümde Mısır-Filistin-Suriye ikliminin uzantısı olan topraklarımız, Çanakkale’nin güneyinden Mersin’e uzanan hatta Akdeniz iklimiyle donanmış bir toprağımız, Kuzeydoğuda Avrupa bloğunun Balkanlar bölgesinin uzantısı olan Trakya ve nihayet ortada Sivas’tan Eskişehir’e kadar uzanan bir bozkırdan müteşekkil her taşı çeşitlilik arz eden bir yapıya sahibiz. Bu da bizim ne denli çok değişkenli düşünebilmemiz ve ona göre eyleme geçmemiz gerektiğini ortaya koyuyor.
Son olarak iklimi ve iklim müzakerelerini hangi söyleme oturtmamız gerek?
4.5 milyar yıldır var olan bir gezegenin iklimini son 25 yılda oluşturulmaya çalışılan kurallar bütünü ile yönetebilmek zaten mümkün değil. Bu nedenle, iklim söylemi kanunlara değil vicdan temeline oturtuldu. Ülkeler belli çalışmaları yapacaklarını taahhüt ediyorlar ve bu taahhütlerini yerine getirmezlerse onlara yaptırım uygulayacak bir merci yok. Bu nedenle de iklim müzakereleri için etik temelli bir yaklaşıma ihtiyaç var. Etik temelli yaklaşımda ise insanı merkeze koyan anlayıştan vazgeçmemiz gerekli düşüncesindeyim. İnsanın doğadaki yerini ve rolünü yeniden tanımlamalı, diğer her şeyin onun emrine verildiğini öngören yaklaşımdan, bütünün sadece bir parçası olan insan yaklaşımına geçmemiz gerek. Hayvanlar gibi içgüdülerimizle yaşayalım iddiasında değilim, ama düşünebilen bir varlıksak, bu düşüncemizi ortak akıl ile buluşturalım diyorum. Buradaki ortak akıl, tüm insanların aklı değil, gezegenimizi oluşturan tüm unsurların aklı olsun. Ancak, daha kendi türü içerisinde bile bilinen her anlamda ırkçılık zehrine bulaşmış bir türken, diğer türlerin söz hakkını kabul etmemiz pek kolay olmayacak.