Çavdırlılarla Sırt Sırta Verdik ve Çok Çalıştık
Tipik bir memur çocuğu olarak, doğuştan turist olmanın birçok faydasını gördüm hayatım boyunca. Ama gezgin yaşantımız, en çok da her yöreden askerin “Toprağım!” diye hitap etmesiyle, askerdeyken sarmıştı benliğimi. Karslı olmak, Ankara’da doğmak, Ağrı, Erzurum, Denizli ve Ankara’ya geri dönmeden öncesi en uzun durağımız Trabzon, bize gidilen uzun seyahatler gibi çokça yaşanmışlık, bir dolu kültürel iz hediye etmişti.
Ülkenin her bölgesinden insanlarla iletişim kurabilecek fırsat bulmuş, damak tadımızda da şimdiki meşhur deyimiyle “coğrafi işaretler” edinmiştik. Bu, ömrüm boyunca gittiğim her şehirde her ülkede iletişim kurduğum en önemli kavram oldu. Üniversite yıllarımda da günlük hayatımızı, Alp Dağları’nda yaptığım karnıyarıkla anlatmıştım belki de birçok arkadaşıma. Hiç unutmadığım söz, “Bu yemek her gün yediğiniz yemeklerden mi yoksa özel gün yemeği mi?” sorusu olmuştu.
Anadolu’da yemek kültürünün, kayıtlara geçen yüzlerce özel tariften öte, yerel gıdasından, iklimin ve toprağın çeşitliliğinden kaynaklanan başka bir gücü olduğunu gördüm. Karadeniz’deki malzemenin, pidede yarattığı derinliği, Ege’de denizin sunduğunu, İç Ege’de toprak kapların tadı olgunlaştırdığını ve elde ne varsa onu ziyafete dönüştürdüğüne şahit oldum. Diğer yandan tarhana, keşkek, kavurma, hamur derken ana omurgayı oluşturan yemeklerin hepsinin, yaşam koşullarıyla yorumlanarak, asırlar içinde derin bir tat olgunluğuna eriştiğini göz ardı etmiyordum. Önüme on ayrı güveç koysanız, gözü bağlı söylerim her birinin hangi köyde yapıldığını. Hepsinde yaşadım, yıllarca kaldım, fırının önünden geçtim, düğünde kaşıkladım.
Eski Köye 1 Günde Eski Âdet
Çavdarhisar’a turizm gelişimine örnek olmak için yerleştiğimizden beri en sık yöresel yemekler yapıp yapmadığımız soruldu. Turizm farklı bir dinamikti ve yöresel yemek, işletme olarak seçeneklerden biri olduğunda ayakta durabiliyordu ve gelişebiliyordu. İlk olmanın böyle bir zorluğu vardı. Ancak asıl anlatmak istediğim konu, toplu tüketim malzemeleriyle yapılan yöresel yemeklerin hem işletmeyi hem de lezzet olarak misafiri doyurmayacağı konusu. Bu ancak gastronomi kataloglarında yerini alan tarifler, yemekler, yerelde aile tipi tarımla üretilen malzemeyle yapılıyor ve insanların evinde, çarşıdaki lokantada sürekli tüketiliyorsa söz konusu olabilirdi.
Eğer kırsal turizm hayaliyle yola çıkılıyorsa, kendi ürettiklerine değil, parayla toptancıdan aldığı malzemeye dayalı bir yola girmek, yeni bir umutsuzluk ve başarısızlık kapısı oluyor. Ama ürettiklerinin katma değerini hem işleyerek hem de pişirip sunarak katma değere çevirebilen Anadolu insanının, turizmde yemekleriyle yer edinebilmesi mümkün.
Çilekleriyle meşhur olan bir yörede, eski çileklerin yerini “yediveren” denilen, mevsimi uzun bir türün aldığına şahit olmuştum. Oysa yediveren, çilek değil insan olmalı. Biz bu toprağın tadını, adını bildiğimiz yemeklerle sunmayı, bu toprağın insanını güçlendirmek için yol seçtik. Her gün yedikleri yiyeceklerin tadını bu kadar eşsiz kılan şeyin, açık hava olmadığını keşfetmelerini sağladık. Şimdi de kendi bahçeleri için hep birlikte adımlar atıyoruz. Onların bunu sizlere sunacak çok güzel ağaçları, onların gölgesi ve bir sürü de hikâyeleri var. Ne de olsa Kibele’nin, Meter Steunene’nin ve Aba Sultan’ın ana yurdundalar binlerce yıldır.
Yeni bir tarih katmanı olmaktansa, her biri yediveren olan, ustaların ellerinden çıkan kadim taşların arasından yeşeren, çalışkan Çavdarhisarlıları uzaktan izlemeyin.
Penkalas’ın kıyısında görüşmek üzere
Sevgiyle Kalın
Dr. Murat Yıldız