İnsanın dönüştürücü olarak etkin olmadığı bir yaşam ortamında etikten söz edemeyiz. Çünkü doğadaki hayatın içinde ancak yaşam mücadelesi vardır. Yenen ve yenilen, besin zincirinin birer parçasıdır. Besin zinciri içerisindeki her hangi bir canlı diğerini tüketir. Ne var ki bu durum, etik ve ahlak değerlerine dayalı olarak iyi ya da kötü şeklinde adlandırılacak bir davranış barındırmaz. Yeryüzünün milyonlarca yılda geçirdiği fiziki değişimler, buzul çağları gibi iklimsel dönüm noktaları var. Buna karşın, insan öncesi zamanlarda da yok olan birçok canlının izleriyle karşılaşabiliyoruz. Kullandığı araçları kendi içindeki bir rekabetle güçlendiren insan, doğanın karşılayabileceğinden fazla bir etkiye sahip olmaya başlamış. Buradan bakarak birden fazla ormancılık ve etik yazısı kaleme alma ihtiyacı doğuyor. Bu ilişkiyi, ormancılık mesleğini kendi çerçevesi içerisinde değerlendirmeyi düşünüyorum. Bunun, doğa ve insan arasındaki etik ilişkiyi öğrenmede oldukça faydası olacak. Etik ve ormancılık birbirini tanımlayan ve tamamlayan iki kavram. Burada, uzun uzun anlatmak yerine, söylemin temeli olacak birkaç soruyla sizleri buluşturacağım.
Neden olmasın ki? Birbirine etkisi olmayan iki şey arasında etikten bahsetmek mümkün değil ki. Ormancılık, metodolojik ve sürekli bir faydalanma ise, etikle başlıyordur her şey. Hayvan deneylerinde alınan etik deney izinleri, bitkiler için de aynı mekanizmada mı değerlendiriliyor? İnsanı tüm diğer canlılardan ayıran şey, ahlaki bir değer sistemine sahip olması mıdır? Ya bitkiler ve hayvanlar arasındaki ilişkiye nasıl bakıyorsunuz? Nesli tükenen bir çiçeğin sonuncusunun, bir hayvan tarafından o günkü besini olarak afiyetle yenmesi etik midir?
Karmaşa benim işim. Buyurun çıkın içinden.