“Doğanın kendi işleyişini mesleğe dönüştürmüş olan ormancılık, insanın doğayla etik yaşam şeklinin öğretisidir”

İnsanın mitolojik mirasının içinde ormanlar, bütün gizemi içinde bulunduran mekânlar olarak, her çağda başköşedeki yerini korumuştur. Hep yükseklerde, sislerin arasından gelen seslerin ürpertisi ile mistik bir varlık olarak insanları büyülemiştir. Güçlü hayvanların, çeşit çeşit bitkilerin, tertemiz suların bir karması olarak karşımızdayken, yeryüzünün iyiliklerini temsil eden sayısız simgeye de sahip olmuşlardır. Ancak tüm hikâyeyi sanayi devrimini suçlayarak anlatamayız. Sümerlilerin ekonomisini oluşturan tüm üretimi ve ticari hareketliliğini kayıt altına almak ihtiyacı hissettiği ve bu kayıtların da günümüze ulaştığı düşünülürse, belki de birçok eski kültürde ormanın korunmasının amacı onun sahip olduğu metanın muhafazasıydı. O çağlarda büyüye olan inancın eseri, şimdiki orman muhafaza memurlarının yerinde gerçekte belki de sadece insanın zihninde var olan Demonlardı ormanın koruyucuları.

Tarihteki güç hikâyeleri büyük ekonomileri ve dönüşümleri beslerken, üstün gücüyle kendini yenileyen ve araçlar geliştiren doğa, insanın tüketim yoğunluğu karşısında yenik düşerken, bunun sonuçları yine insanı etkilemişti. Tarlalara hükmeden insan, su vererek ondan daha fazlasını isterken, kendini doyuran toprakları tuzla zehirleyerek açgözlülüğünün karşılığını açlıkla almıştı. Hani “hazıra dağ dayanmaz” derler ya, işte tam da bu sözün anlattığı şekilde, kendine bütün dağlara egemen imparatorluklar kurdu.

Ne var ki gemiler yapmak, ticaretle büyük ekonomiler kurmak, seramiği pişirmek, zeytinyağını saklamak, satmak derken binlerce yıl sonrasına belki de bir felsefi miras bırakıyordu. Elindeki en hazır kaynak olan doğayı kullanan insan, bilimin temellerini de doğayı gözlemleyerek, onu anlamlandırarak atıyordu. Tükenir olmayı, sonlu olmayı, yenilenme ile birleştirip bir şeyleri yönetmenin adıydı belki de bilim. Yıldırımları engelleyemezdi ama yanan ormanın kendisini nasıl yenilediğini gözleyip öğrenebilirdi. Barınağı olmadan büyük ateşler yakıp başında ısınabilir, yaban hayvanlarını uzak tutabilirdi ancak daha azıyla kendine sıcak ve güvenli bir yuva kurabilirdi.

Tek ihtiyacı kalmıştı: “Sürdürebilecek bir faydalanma kültürü!”

Dr. Murat Yıldız

You May Also Like

Etik ve ormancılık bir çelişki değil mi?

İnsanın dönüştürücü olarak etkin olmadığı bir yaşam ortamında etikten söz edemeyiz. Çünkü doğadaki hayatın içinde ancak yaşam mücadelesi vardır.

İnsan Çağında Ormancılık

Doğadan bağımsız yaşamayı kentlerde olmak sanarak, yanılgının ilk basamağına adım atıyoruz sanki. Onu algılamak için, önce kendimizden ayırıyoruz. Doğaya kaçmak istediğimizde ise, bunu dağların, ormanların, kıyıların sunduğu uçsuz bucaksız zenginliklerin derinliklerinde arıyoruz.

Ortak bir dil

Aslında ormancılık ve içinde barındırdığı çevre etiği, tam anlamıyla bir iletişim diliydi. Hatta daha ötesinde, “birbirinin dilini anlamak üzerine kurulu ortak bir yaşam”.