Neresinden Başlamalı?
Artık hangi konuyu anlatırsak anlatalım, “sürdürülebilir” diyebilecek bir yer mutlaka buluyoruz. Bazı yazılarımda dile getirdiğim gibi, bu kelime, konu ve yer ne olursa olsun, konuşmalarının, vazgeçilmez parçası haline geldi. Yanına eklediğimiz sabit on beş kelime ile istediğiniz her konuda konuşabilmeniz mümkün. Sürdürülebilir Turizm de bu pastadan payını alıyor.
Ancak bu yazıyı bir ağır eleştiri olarak okumamak gerek. Asıl önemlisi, burada turizmin sürdürülebilirliğini anlatmıyorum. Bir yerden başlamak istiyoruz ama sürdürülebilirliği nasıl algıladığımız konusu daha öncelikli. Asıl derdim, kelimelerin ardındaki hayata yolculuklar yaptırmak. Böylece gerçek insanların hayatlarını, kalıplaşmış söz yumağının etkisiyle süblimleşmekten kurtarmak istiyorum. Çünkü sürekli aynı kelimelerle dönen sohbetler, bir süre sonra dokunulabilir olmaktan çıkıp buharlaşıyor.
Sürdürülebilirliğin geniş bir çerçevede ele alındığını söylemek mümkün. Fakat, karşılığını renkli ve iddialı raporlarda derinlik olarak bulmakta güçlük çektiğimizi de söylemekten geri durmayacağım. Elimizdeki kolay kullanılır cetvel olan Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları, işi karmaşık bir boyuta taşıyor. Ne var ki herkesin bir yerinden başlayacağı sayısız tanım mevcut.
Sürdürülebilirlik İçin Sürdürülebilirlik
Turizm içerisinde bu kavramı oturtmaya çalıştığımızda, enerjiden tarıma, biyoçeşitlilikten cinsiyet eşitliğine, her sayfayı çevirmek gerekiyor. Olay buraya kadar yine tanımlı sınırlar içerisinde ilerliyorken, anlattığımız şeyler de bu sınırlardaki tanımdan uzaklaşıyor. Şöyle ki: “Sürdürülebilir Turizm” dediğimizde, birçok kişinin aklına gelen ilk kelimeler değişmiyor. Temiz gıda, çalışan kadınlar, köyler, organik ürünler, doğaya kaçış, kültürel miras kelimeleri başı çekiyor. İş bunun belgesini almaya gelince, İstanbul’un göbeğindeki beş yıldızlı otel de bu havuza dahil oluyor. O zaman başlıyoruz şu soruyu sormaya: “Sürdürülebilirlik bir turizm konsepti mi yoksa mevzuatın teknik bir açıklaması mı?”
Tam bu anda, kavramın zihnimizdeki şeklinin bir kenarından erimeye başladığını görebiliriz artık. Yeryüzü henüz bizim zihnimizdeki şekle hazır değilse, bunun aslında sürdürülebilir olmadığını düşünmek, yavaş yavaş ruh halinizi bozmaya başlar. İçinde insan geçen bu kavram yumağını insan için ne kadar etkili işletebiliyoruz? Onları kendi eksiğimizi tamamlamak için birer fırsat olarak mı görüyoruz? Yalnızca bir şeyler satabilecekleri kulübeler, gönül almak için yapılan kermesler, o insanları bizim kurumsal etkimizi dengeleme metalarına dönüştürmüyor mu? Tonlarca soru var elbette. Şimdilik hepsine geri dönmek üzere biraz daldan dala uçacağım.
Diyaloğun Etimolojisi
Atıksız hayata geçişin ilk önemli adımı, atığa sâhip olmak. Eğer atığınız yoksa gerçekten başınız dertte. Herkesin mutlaka geri dönüşen ya da dönüştürülemeyen atığı vardır. Ancak bunu olması gereken yere ulaştırma ya da atıkla ilişkinizi önce dönüşümden sonra da terk etmekten yana geliştirebilirsiniz. Diyelim ki üretmeyen veya kendi alanınızda biriktirmeden çözebilen bir işletmesinz. Bunu ispat etmek için yine atıkları atacak bir dizi malzemeye ihtiyacınız olacaktır. Başka bir seçenek de bunu sizin için birinin yapmış olması ve sizin de inandırıcı şekilde anlatmanızdır.
Hiç aklınıza geldi mi acaba bir atığın çözünebilir mi çözülebilir mi olduğu? Sorun kütle olduğu mu yoksa moleküllerine ayrılıp ayrılmadığı mı? Alın size bir dipsiz kuyu daha. Akşam eve giderken alışveriş yapacaksınız daha. Bir de trafik var, çözülemeyen, ya da koca şehrin içinde çözünemeyen. Dizlerinizin bağı çözülmeden kendinizi eve atmak gibisi yok metropol insanı için.
Alışveriş demişken:
- Atalık tohumdan mıydı bu kabaklar?
- ….?!
- Anam babam usulü pişirmek istiyorum.
- ….?!
- Kaça?
- Yarım kilosu 30 Lira!
Bir kelime günlük hayatın diline yerleşince hemen sözlüğe ekleme çabası bazen beni yoruyor. Sürdürülebilir Turizm de bunun en önemli örneklerini içeriyor. “Atalık” kelimesi de bunlardan biri. Ata, geçmişe gönderme yapan bir kelime ama dilin kendi ritminde mevcut bir şeyi ifade edemiyor gibi bence. “Salça için domates”, “Ekmek için un”…
- Atalık?
- …!?
Geçenlerde bir kurumsal toplantıda, sosyal medya coşmalarının etkisini de görünce içimden geçirdiğim tepki:
- Hocam! Şöyle anam babam usulü yemekler…
- Why, anam babam?!
Kaygımızın Durumu
Konu etimolojiden imlaya oradan dilbilime ilerlemeden, hızla meşhur kavramlarımıza dönüyorum: Bu seferki durağımız, “Direnç!” Düşünüyorum işte bu kelime karşıma çıkınca. Neye karşı koymaya çalışıyoruz? Sürdürülebilirlik, değişimi de kapsıyor mu, buna kafa yoran insanların algıladığı tanım içinde? Yoksa değişim onlar için korkunç bir şey mi?
Bu etimolojik korkunun bünyemize yüklediği ağır bir anksiyete var. Bu kaygı bozukluğunu eyleme dönüştürdüğümüzde, kime ve neye karşı direnç konusu da etik bir yüzleşmeye dönüşüyor. Örneğin hangi hayvanlar daha hayvandır? Üstelik hâlâ kelebeğin ömrünün bir gün olduğu kanaatiyle de yüzleşememişken, bu soru da nesi diyebilirsiniz.
Kış gelince soğuktan, yaz gelince sıcaktan bunalan insanlarız, iklime de direnmemiz normaldir. Aslında sorun, bilgiyi ve bilimi reddetme duygusunun buna önem veren kitlelerde daha yaygın. Tıpkı buzdağının görünmez tarafı gibi. Konudan uzak insanlar, vardır bir bildiği diye düşünebilir. “Hem o bilmeyecek de ben mi bileceğim!” derken de aslında kendini inkâr ediyor. Oysa farkına varmalıdır ki, yüz yıllardır söylenegelen birçok deyimde, onların yaşantılarının izleri vardır. “Kork April’in beşinden, öküzü ayırır eşinden” diyen büyüklerinin tabii ki zirai dondan haberi vardı. Her ağacın bir bol tohum yılı olduğunu bilir, hatta bunun kaç yılda bir olacağını da takvime bağlar. “Bu sene erik olmadı, elma bol olacak!” diyen dedesi, iklim uzmanı değildir ama yaşadığı gezegenin ona sunduğu deneyimi, hayatının bir parçası yapmıştı.
Zirkonyum
Özüne inersek, bilimsel verilere göre elimizde 4.374.000.000 (dört milyar üç yüz yetmiş dört milyon) yıllık bir zirkonyum varsa, yerküre de en az 4,3 milyar yaşındadır diyebiliriz. Elimizdeki en eski Kızılçam fosili 23 milyon yaşında ise, çam ağaçları 70-80 yıl önce ABD’den gelmiştir diyemeyiz.
Dolayısıyla, en az 4,3 milyar yıldır değişen bir gezegenin artık değişmemesi gerektiğini dayatmak, çok da anlamlı değildir. Sanayi insanını dört buçuk milyar yıllık bir düzene ihanet etmiş sayarak bir yere varmak zor. İklim hep değişti ve değişmeye de devam edecek. Canlı türleri yok oldu ve olmaya da devam edecek. Ancak insanın sorumlulukları da devam edecek. Tüm diğer canlıların davranışları, beslenmek, üremek, çoğalmak ve yayılmakla sınırlıdır. Ancak insan, ödev ve sorumluluklara dayalı bir etik sorgulamaya sahiptir. Onun da asıl sorumluluğu, doğanın takvimini hızlandırmaktan kaçınmaktır.
Felsefesi olan bir canlı olarak insan, önce kendi türü için tehdit olmaktan çıkmakla başlayabilir.
Gördüğümüz üzere her şeyin ucu bir tutarlılığa, erdeme, etiğe ve haliyle insana dayanıyor. Sürdürülebilir Turizm derken asıl önemli olan, insanın buna ne kadar dâhil olduğu değil, eylemlerin ne kadarının insana dair olduğu. İnsanı öteleyen, yalnızca mekâna, ürüne dayalı olan ve kurumsal hedeflere görünürlük sağlayan bir turizm yaklaşımı, o yerde yaşayan insanı beklenen uygarlığa eriştiremeyecektir.
Ne yapmalı, nasıl olmalı, ne ile olmalı derken kendi peşimizde savurduğumuz ve “kaynak değer” olarak hesaba katmadığımız insanla, gerçekçi bir bağ kurmak gerek. Unutmayalım ki ölçeğimiz, sadece kazanılan paranın miktarına dayalı ise, paranın beraberinde ne getireceğini asla bilemeyiz. Uygarlık yalnızca birkaçımızın tekelinde olabilecek bir kavram değildir.
Nazım’ın şiirinde dediklerini de, bu cümlelerin ana öğesi olan insana anlatmak lazım belki de: “Denizin üstünde ala bulut, yüzünde gümüş gemi. İçinde sarı balık, dibinde mavi yosun. Kıyıda bir çıplak adam, durmuş düşünür. Bulut mu olsam, gemi mi yoksa? Balık mı olsam, yosun mu yoksa?..”
“Ne o, ne o, ne o. Deniz olunmalı oğlum, bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.”