Bir başka ülkenin ormanını planlamak konusuna girmeden önce, bir orman mühendisi olarak ormanı planlamanın yaşattığı duyguyu nasıl tanımlarsın?
Ormanı planlamak, ormancılık bilim dalları arasında en teknik olanı diyebiliriz. Diğer ormancılık faaliyetlerini de dikkate alarak çalışıyoruz. Ormanın bu gününe bakıp, matematik-istatistik formüller, çeşitli kalıplar, kurallar çerçevesinde ilerliyoruz. Bunun için arazide, masa başında mesai harcıyor, doğru kararlar alarak ormanın geleceğini düzenliyoruz. Bu da büyük bir sorumluluk duygusu yüklüyor insanın sırtına. Ama aynı zamanda planı kitaplaştırarak somut bir şekilde ortaya koymak büyük bir görev. Önümüzde ki on yıl, yirmi yıl ormanın bu plana göre işletilecek olması, mesleki bir tatmin duygusunu da beraberinde getiriyor. Bir başka ülkenin ormanını planlamak ise bu duygunun çok farklı bir boyutu.
Her ne kadar ormancıların planları gelecek nesiller için yaptığını söylesek de, mutlaka yaptığınız planların nasıl bir ilerleme kaydettiğini görebiliyoruz. Mesleğin ilk yıllarından bugüne kadarki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsun?
Dediğiniz gibi biz planları ormanlardan hem çok yönlü faydalanmak için yapıyoruz. Öte yandan da gelecek nesillere en azından bizim kadar faydalanabilecekleri şekilde aktarmaya çalışıyoruz. Meslekteki ilk yıllarımızdan günümüze, kullandığımız teknoloji, ormana bakış açımız, faydalanma biçimlerimiz arasında elbette çok fark var. Bu fark tabii ki olumlu yöndeydi. Eski planlara nazaran daha detaylı daha doğru haritalar üretebiliyoruz, teknolojiyi daha etkin kullanabiliyoruz. Meslek büyüklerimizin bin bir zorlukla yaptıkları işleri daha kolay yapabiliyoruz.
Daha ayrıntılı planlama yaparak ormanlarımızdan etkin ve çok yönlü faydalanabileceğimiz planlar çıkartabiliyoruz. Eski plancıların kendi dönemlerindeki şartlara göre, bayrağı en iyi şekilde taşıdılar. Günümüz plancılarının daha da yükseğe çıkartarak taşıdıklarına inanıyorum. Tabi bizden sonrakiler de daha iyi olacaklar kuşkusuz.
Ormancılığın bilimsel kanunu olan yöresellik, tam anlamıyla onun kurallarıyla oynamayı ya da gerçek anlamda ona olan saygıyı içerir. Türkiye’de yıllarca farklı iklim yörelerinde çalışırken, zaman zaman da başka ülkelerin planlama çalışmalarında yer almak nasıl bir izlenim oluşturdu?
Türkiye’nin her yöresinde nispeten farklı orman tipleri var. Teknik olarak çalıştığımız yöre ormanına göre plan yapıyoruz. Ancak genel olarak bir planlama kültürümüz, geleneğimiz, kurallarımız, kanunlarımız var. Hani kültürümüz, geleneğimiz var dedim ya, ormancının mesaisi olmaz mantığı ile bazen gece gündüz çalışırız. Azerbaycan özelinde çalıştığımız ormanlar yöre olarak bizim Orta Karadeniz bölgesine çok benzer idi. Yani yöreye göre plan yapmakta sıkıntı çekmedik. Brezilyanın yağmur ormanlarını planlayın diye yollasalardı eğer yöresel çalışma biraz sıkıntı çıkartırdı bize! Asıl değişik izlenimlerim onların ormanlarına bakış açıları, ormanlarından maddi olarak faydalanmamaları ve teşkilat yapılarında oldu.
İşte bu konular bizden çok farklıydı. Kendi ormancılık teşkilatımız, çalışmalarımız bir makine gibi tıkır tıkır çalışan bir sistem. Diğer ülkeleri bilmem ama gitmek, görmek, incelemek, çalışmak fırsatını bulduğum Suriye, Azerbaycan, Bosna Hersek ormancılığı bizden bu açıdan çok farklıydı.
Sınır komşusu olan ve ekolojik olarak sınır coğrafyamızla benzerlik gösteren Suriye ile Türkiye arasındaki planlama yaklaşımları nasıl benzerlik ve farklılıklar gösteriyordu?
Ormanlarında bizde de yayılış gösteren kızılçam ve meşe türleri hâkimdi. Şehir yakınlarında ve yol kenarlarında servi ve bazı çam türleri kullanarak yaptıkları ağaçlandırma sahaları vardı. Ormanların altında ki diri örtü dediğimiz çalı formunda ki bitkiler bile bizimle aynıydı diyebiliriz. Hatta otsu bitkilerde mesela kekik, zahter vs. Onların ormancılık teşkilatlarını şöyle düşünün; Ziraat bakanlığı altında bir daire başkanlığı gibi. Ormanlarında herhangi bir üretim faaliyeti yok. Küçük çaplı kesimler hariç. Öyle ki ürettikleri çok az miktardaki ki envali kantarlarda kilo ile tartıp satıyorlardı.
Ormandan üretim ve diğer hususlarda bir beklenti olmadığından planlama durumu da söz konusu değildi. Esasen bu durumun sebebi iklim ve coğrafya olarak ormanların ülkenin kuzeyinde ve çok az oranda olmasıydı. Ormanlarını kesmeyerek koruma düşüncesi hâkimdi. Hal böyle olunca onların planlama anlayışı ile bizimki arasında mukayese yapmak, benzerlik ve farklılıklar aramak pek mümkün değil.
Ortaya çıkan plan ile Türkiye’de yapılan planlar arasında nasıl bir denge vardı? Yani daha farklı bir bakışla, yöresellik mi yoksa yüzyıllara dayalı bir ormancılık geleneği olan bir ülke olarak planlama geleneği mi baskındı?
Biz Suriye’de bizim kullandığımız teknoloji ile bizim kurallarımıza göre ve bizim çalışma prensiplerimize göre plan yaptık. Bütün bunları oradaki ormancı meslektaşlara öğretmeye çalıştık. Ormancılık sektörünün, ülkelerinin ekonomisinde ve gündeminde neredeyse hiç ağırlığı yoktu. Dolayısı ile Suriyeli ormancılar bir nevi bal yapmayan arı gibiydiler. Bu planlama çalışmaları sonucunda ormancılık camialarına bir hareketlilik geldiğine inanıyorum.
Yöresel olarak bizim Antakya yöresi ile çok benzer olduğundan ağır basan husus bu değildi. Kesinlikle yüzyıllara dayanan ormancılık bilgimiz, kültürümüz, geleneğimizdi. Planların teslim edileceği son toplantıda Suriye tarafından, çalıştığımız ormanların müdürünün kullandığı ‘Ülkemin ormanları için ter döken Türk ekibi İş disiplinleri, bilgileri ve çalışkanlıkları ile başta, bana ve ekibime olumlu örnek olmuşlardır kendilerine teşekkür ediyorum’ ifadesi de bunun kanıtıdır. Çünkü biz orada kendi ülkemizden, kendi ormancı ağabeylerimizden öğrendiğimiz şekilde çalışmıştık.
Peki Azerbaycan deneyimi, Suriye’den farklı bir izlenim oluşturdu mu?
Azerbaycan Suriye’den farklı idi. Yaklaşık bir milyon hektar orman alanına sahipler. Ormanlarından odun hammaddesi ve diğer fonksiyonlar bağlamında faydalanmaları çok az. Buna karşın orada Rusya zamanından kalma bir planlama geleneği vardı. Oradaki ormancılar (özellikle eski olanlar) ormanları ve ormancılıkları hakkında bilgi ve beceri sahibiydiler. Suriye ormanları bizim Antakya İlimiz ile benzerdi, Azerbaycan ormanlarının da bizim çalıştığımız bir kısmı (Qax ormanları) Orta Karadeniz ile benzerdi. Ağdaş ormanlarıysa bizim ormanlarımıza hiç benzemiyordu, Nar, ılgın, iğde, kayısı, erik, hurma vs ormanları vardı.
Dolayısıyla Azerbaycan da plan yapmak Suriye’ye nazaran daha zordu. Daha önceleri ormanlarını Rus sistemine göre planlamış olduklarından bizim planlama sistemimizi kabullenmeleri zor oldu. Ama planlarımızın kendi sistemlerine göre daha çağdaş, teknolojik, kurallı ve düzenli olması onlar tarafından da kabul gördü.
Sosyal ve ekolojik koşulların her yörede ağırlığını değiştirdiğini söyleyebilir miyiz?
Kesinlikle söyleyebiliriz. Tabii ben buna konumuz gereği olarak Suriye ve Azerbaycan özelinde bakacağım. Suriye bambaşka bir sosyal çevre ve ekolojik yapı. Ekolojik yapı gereği orman çok az. Sosyal olarak da ormana bakış açısı ona göre. Hâkim kanaat ‘aman ormanımız çok az hiç kesmeyelim!’ şeklinde. Ülkenin çok büyük bir kısmı kuzeye sıkışmış kalmış doğal ormanlarla pek haşır neşir değil. Ormanlarla iç içe yaşayan halkın ormancılıktan geliri yok. Sadece şifalı bitki, mantar vs toplamak sureti ile ormanın maddi getirisini görüyorlar. Ormancılık sanayi yok.
Azerbaycan’ın kuzeybatı kısmı ekolojik olarak doğal ormanlara uygun. Dolayısı burada sosyal olarak halk ormanla daha iç içe. Çok az da olsa orman işinde çalışıyor. Ama dedim ya ülkede Rus zamanından kalma ormancılık altyapısı var. Bu sayede ekolojik şartların pek de uygun olmadığı koşullarda yine de yol alınabilmiş. Bizim görev yaptığımız Ağdaş bölgesinde yapılan ağaçlandırma çalışmaları ile bir nebzede olsa orman alanları oluşturulmuş. Bu bölge için ormancılık geleneğinden gelen sosyal koşulların ekolojik dengeleri orman lehine zorladığını söyleyebiliriz.
Yazılı ormancılık tarihimizdeki ilk planlama metni 1917 yılına tarihleniyor. Şu anda ise önümüzde en güncel planlama yaklaşımı olan “Biyolojik Çeşitliliğin Orman Amenajman Planlarına Entegrasyonu” başlığı ile bir kitap duruyor. Ormancılık doğaya karşı etik yaklaşımını her geçen gün yeni deneyimlerle geliştiriyor diyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz. “Biyolojik Çeşitliliğin Orman Amenajman Planlarına Entegrasyonu” ile ilgili bu kitap, 2000 li yılların başlarından buyana yapılan çalışmaların sonucu. Tamamen sonuçlanmış bir çalışma demek pek doğru olmaz entegrasyon çalışmaları devam etmekte. Ama etik olarak ormanı bütün unsurları ile bir bütün olarak kabul ediyoruz. Bu ilkeye bağlı kalarak planlama yapmak bizim her zaman dikkate aldığımız bir husustur.
Bir iki dönem önceki planlarımızda biyolojik çeşitliliği entegre demesek de, eklediğimiz otsu bitkilerin, çalıların ve ağaçların fotoğrafları ile en azından konuya vurgu yapıyorduk.Bunu bir kural ya da emir doğrultusunda değil de kendiliğinden gelen bir bilinçle yapıyorduk. Kaldı ki öteden beri bilimsel anlamda olmasa da bizim yaptığımız planlarda dar kapsamlı olarak biyolojik çeşitlilik yansıtılmaya çalışılır. Bununla ilgili planlarımızda konu başlıkları bulunur ve içeriklerinde gözlemlerimize ya da ulaşabildiğimiz bilimsel verilere yer verilir. Keza gelir getiren şifalı otsu ve çalı formunda bitkilerin faydalanma planları bizim planlarımızda yer bulur. Bunlarda bir nevi biyolojik çeşitlilik tespitleri içerir.
Planlama yaklaşımı diye tabir ettiğiniz bu yaklaşım, aslında bizim planlarımızda değişik şekillerde hep vardı. Elimizdeki kitap bunu kural ve kaidelere bağlıyor. Bir gün tüm planlarımızda elbette tam entegrasyon yapılacaktır. Biz şuanda yaptığımız planların tam adı ekosistem tabanlı fonksiyonel planlardır. Tam olarak ekosistem tabanına oturmamakla birlikte bu planların başlangıç olduğuna ve yakın gelecekte bunun da olacağına inanıyorum. 1960’lı 70’li yılların planlarına bakarsanız o zamanın şartları gereği ağırlıklı olarak üretim ve muhafaza karakterli ormanların ayrıldığını ve işletildiğini görürsünüz. Günümüzde ormanı kategorize ettiğimiz yaklaşık 70 işletme ve koruma amacı dediğimiz bir nevi kullanım biçimi mevcut. Bu da planlama da kat ettiğimiz yolun bir göstergesidir.

Sizler, yani plancılar, ormancılık disiplini içerisinde hareket ediyorsunuz. Doğaya en yakın yaşayan ve doğaya en uyumlu olmaktan başka çaresi olmayan bir mesleğin ana dalını temsil ediyorsunuz. Kendi sorumluluk alanınızdaki gerçeklerle toplumun gündemi ve eleştiriler sizi motivasyon olarak etkiliyor mu?
Ben olaya şöyle bakıyorum. Meslek olarak bir bakkalın, imamın, doktorun, öğretmenin ne iş yaptığını, işi nasıl yaptığını herkes bilir. Plancı olarak bakmıyorum olaya ormancı olarak bakıyorum. Bizim ne iş yaptığımızı ve işi nasıl yaptığımızı bizimle işi olanlar bilir. Mesleki olarak tanınırlığımız son zamanlarda artsa da bana göre hala yetersiz. Mesele aslında mesleğimizin tanınır olması da değil mesele, ormanlarımızın öneminin yazın yangın mevsiminde hatırlanıyor olması. Ülke gündeminde ormanlarımızın ve dolayısıyla mesleğimizin daha çok yer bulması temennimdir. Plancı olarak olaya bakarsam durumumuz mesleğimizin genel durumu ile paralel. Motivasyon anlamında TV kanallarında ‘Isparta Orman Bölge Müdürlüğünün iki milyon hektar sahasında önümüzdeki 20 yıllık süreyi kapsayacak orman amenajman planlama çalışmaları başlamıştır.’ şeklinde bir haber anons edilse mutlu olurdum.
En popüler simge haline gelen ormanlar, diğer ekosistemlerin değersiz görülmesi ve bu nedenle biyolojik çeşitliliğin bu sosyal salgından etkilenmesi sonucunu doğurabilir mi? Örneğin makilikleri, step ve bozkırları hor görmek ne derece doğru?
Ormanların son zamanlarda eskiye nazaran biraz daha popüler ekosistem olduğu fikrine katılırım. Maki ve bozkır ekosistemlerinden daha popüler olduğu da kesin. Her ekosistemin kendine göre özellikleri ve doğaya ve insana faydaları var. Orman içinde, orman için çalışan biri olarak orman ekosisteminin öne çıkması beni mutlu eder. Ama bu normal bir durum değil mi sizce de? Makilik alanda ya da bozkırda mı piknik yapmak istesiniz yoksa yemyeşil bir ormanda mı? Ormanın insana ve doğaya hem maddi hem manevi getirisi daha fazla. Elbette ki bu durum diğer ekosistemleri değersizleştirmez ve değersizleştirmemeli. Ben ormancı olarak benim için orman ekosistemi önceliklidir. Ama doğa bilimleriyle uğraşan biri olarak da maki ve bozkır ekosistemlerinin barındırdıkları biyolojik çeşitlilikle önem arz ettiklerini de bilirim. Kaldı yaptığımız amenajman planlarında eğer varsa maki ve bozkır ekosistemleri kendilerine yer buluyor.
Konuyu, dünyanın en kolay gündemi olan iklim değişikliği konusuyla bağlamak istiyorum. Değişen dünyada sürekli güncellediği yeni nesil yaklaşımlar, gezegenin ekolojik geleceği açısından nasıl bir güven sunuyor? Siz plancıların gözünden bunu nasıl aktarırsınız?
Öncelikli hedefimiz ormanlardan çok yönlü faydalanırken varlıklarını korumak ve arttırmaktır. İklim değişikliği denen olgunun elbette bir çok sebebi var. En basit şekli ile sanayileşme, dünya üzerinde artan nüfus, artan araç sayısı, yoğun kimyasal kullanımı vs. Bütün bunlar ile kendiliğinden savaşan bir güç var. İnsan bu güce sen bunlar ile savaş diye bir görev de vermemiş. Kendiliğinden savaşıyor. Bu güç ağaç, bitkiler. Bizim çalışma objemizde ana bileşeninin bu ağaç ve bitkiler olduğu orman.
Ormanlardan faydalanırken varlıklarını sürdürebilmeyi hatta artırmayı başarabilirsek gezegenin ekolojik geleceğine o kadar güven sunmuş oluruz. Sadece ormanlar oksijen üretir ve havayı temizler mantığından bahsetmiyorum. Zira oksijenin büyük kısmı okyanuslar tarafından üretiliyormuş. Ama orman oksijeni üretirken hem insana hem doğaya değişik onlarca yüzlerce fayda sağlamakta. Sağladığı bu faydaların sonucu da daha güvenli, daha sağlıklı, daha güzel bir gelecek.

“İnsan Çağında Ormancılık” başlığı da ilginizi çekebilir.