İnsan çağında ormancılık derken, doğadan bağımsız yaşamayı kentlerde olmak sanarak, yanılgının ilk basamağına adım atıyoruz sanki. Onu algılamak için, önce kendimizden ayırıyoruz. Doğaya kaçmak istediğimizde ise, bunu dağların, ormanların, kıyıların sunduğu uçsuz bucaksız zenginliklerin derinliklerinde arıyoruz.
İşte tam bu sırada, içimizdeki keşfetme, elde etme ve hükmetme duygusu kendini gösteriyor. Asla ilkel çağlardaki gibi yaşayamayacağımız apaçık ortadayken, her şeyi doğaya taşımak da beklediğimiz o saygılı insan tavrıyla çelişiyor. Bu cümlede kendimle de çeliştiğimi edebiyat eleştirmenleri ya da retorikçiler çok rahat söyleyebilir ki oldukça da haklılar. Taşınacak bir yer yok, doğa, yaşadığımız gezegenin sahip olduğu tüm varlıklar aslında. Bütün elementler, onların bileşikleri, hepsi, attığımız her adımın altındaki yeryüzünde. Bir ara çıkarım olarak demeliyim ki, neyi değil nasıl kullandığımız önemli.
Örneğin doğa sevgisi konusunda histeriye ulaşan veya derin ekolojinin sınırlarını zorlayan akımların hiçbirinin, bulundukları coğrafya hariç, sonsuz uzayda kesişme noktası yoktur. Kitapta bahsi geçen bazı yazarların ortaya koydukları, birçoğunun çevre etiği ile ortak hiçbir yanı olmadığı yönündeki sonuçlar.
Sevgi bile, aynı eksende buluşmaktan yoksun bir kavram ve hatta giderek şiddet haline dönüşmüş durumda. Dokunabileceğimiz ve gözlemleyebileceğimiz en kolay varlık olan “çevre” de, sosyal medya kaynaklı yanılgıların pençesinde bir o yana bir bu yana sürükleniyor.
Böyle bir gündem içerisinde gelişen kaygı durum bozuklukları ve ekolojik yas davranışları, ormancılığın teknik sözcükleri ve cümle kuruluşları ile teskin edilemez duruma geldi. Çevre etiğini bir iletişim dili olarak sunduğumuz, 2012 yılındaki Etik Eğitimi kongresinde, doktora danışmanım Nesrin Çobanoğlu ve gazeteci arkadaşım Tahir Olcay Kıraç ile bu olguyu çözmeye farklı bir açıdan başlamıştık aslında.
Basılmamış ilk sürümünü Covid19 salgınının kendisini gösterdiği haftalarda yazdığım bu kitap, insanların sokaktan el çektiği dönemde temiz hale gelen nehirler, sokakta insan olmadığı için aç kalacağı düşünülen martılar, vaşak beslemek için sokağa çıkma izni olan doğa korumacılarla, göçmen kuşlara çuvalla buğday döken aktivistlerle yeni bir boyuta taşınmıştı.
Biraz beklemek ve böylece doğanın bizsiz halinin yanında, insanın ve onun kaygı durum bozukluğunun nereye evirildiğini görmek daha büyük bir fırsat gibi görünüyordu. Tüm dünyayı ablukaya alan orman yangınları da takvime eklenince, insanın felsefe ve davranış olarak bu mücadeleden nasıl bir varlık olarak çıkacağı, önemli bir soruydu.
Temelinde, Spinoza’nın da belirttiği devletin erdemi kavramıyla, toplumun bilimle barışması ve ortak uygarlığa bilgili bir sevgiyle yol alması yatan bu kitap, çevrenin batıl hikâyelerine dem vurmaktan öte bir eylem taşımaktadır. En öz söyleyişle, karşımıza çıkan yeni olgu ve olayları hangi mekanizma ile çözümleyeceğimiz, ne kadar akılcı ve etik çerçevede yaklaşacağımız sorusuna bir öneremedir.
Murat Yıldız
Ankara, 2023